< center>
   
 
  OĞUZKAĞANSİTESİ
 


OĞUZKAĞANSİTESİ

 
 BİR
 
WWW.TARİHİSTAN.ORG 
YAPIMIDIR

   

AHMET ER: YESEVİ DURUŞLU YALNIZ!

OGUZ KAĞAN.Y

tarihistan.org sitesinden alınmıştır.

OGUZ KAĞAN.Y

AHMET ER: YESEVİ DURUŞLU YALNIZ!

 

Bir ülkenin tarihinde önemli yere sahip olayların içinde yer almak her insana nasip olmaz. Bu durum bazen insanı yüceltirken bazen de tarihin affetmez çarkları arasında yok olmasına sebep olabilir.

            Bu anlamda tarihe, geleceğe not düşmenin bir iz bırakmanın önemi tartışılamaz.

            Öyle olaylar ve olayları meydana getiren kişilikler vardır ki şaşar ve olayların geçtiği dönemin koşullarıyla olayın içinde bizzat rol alan insan ve düşünceleri karşılaştırdığınızda çoğu zaman insanların hatalı ya da tam tersi kahraman ilan edildiklerine şahit olursunuz. Bu durum tarihin yanılsama ve yönlendirmesiyle, yazarın kurmacısıyla ilgilidir çoğu zaman. Elbette tarihsel yönlendirmeyi gerçekleştiren sistemin de tartışmasız yönlendiricili rolünü yabana atamayız!

            Tarih bilimi her ne kadar olayları objektif yaklaştığını iddia etse de sonuçta ‘geleceği inşa etmek’ gibi bir misyonu hiçbir zaman göz ardı etmez, edemez!

            Tarihe not düşmek derken kurgulanan geçmiş ve inşa edilecek gelecek arasında rolü bulunan insan faktörünün her zaman birinci derece rol üstlenen temel aktör olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

            Geçmiş bilimi biraz da insanların inşa ettiği ve insanın kahraman-hain ilan ede geldiği acımasız bir bilim dalı olagelmiştir. Araştırılacak konu ve olaylarda rol alan kişiler üzerinden yapılacak araştırma her zaman olumlu sonuçlar doğurmayabilir. Her zaman beklenen sonuçlarla karşılaşmak mümkün olmayabilir.

            O zaman yapılacak en önemli şey insanı ortaya koymak ve merkezi insanı alarak olayları araştırmak olmalıdır. Olaylarda birinci derece rol alan aktörlerin yaşantılarını, duygu ve düşüncelerini tüm açıklığı ile ve bizzat onları hayatlarına ortak-tanık olarak geleceğe ışık tutacak ipuçları sunmak olmalıdır tarihçinin görevi.

            Bu cümleden hareketle ele alacağımız şahsiyet böyle bir şahsiyettir. Türkiye’nin hala içinde bulunduğu darbe geleneği içerisinde önemli yere sahip aktörlerden birisidir.

 

Geleceği şekillendirmek insanları tanımakla mümkünse şayet tarihin belli dönemlerine iz bırakmış insanların hayatlarını tüm çıplaklığı ile ortaya çıkarmak gerekiyor.

            Bu tür insanlardan birisi de 27 Mayıs 1960 Darbesinin etkili subaylarından Ahmet Er’dir.

Ahmet Er.

            Mütevazı, hatta biraz da sıradan yoksul bir yaşantı sürüyor.

            Ahmet Er ismini ilk hatırlamam Manisa merkezli çıkan Nizam-ı Âlem Dergisiyledir. Orada Nedim Diyemli gibi isimleri de hatırlarım.

            Aradan yıllar geçti ve Ahmet Er ismi aklımın köşesinde kaldı hep.

            Tarih mesleği ve ilgi alanımız nedeniyle ister istemez Ahmet Er ismini hep 27 Mayıs Askeri Darbesi ile özleştirmeye başladım zaman içinde ve ne yalan söyleyeyim biraz da art niyet oluştu kendisine karşı.

Sonuçta bir darbeciydi Ahmet Er!

Sonuçta darbeyi destekleyen, demokrasiye karşı gelen kadronun içerisindeydi!

Evet, kendileri darbeden sonra yurt dışına sürgün edilmiş ve darbeyi gerçekleştiren CHP zihniyetli kadronun dışına atılmışlardı arkadaşı Alpaslan Türkeş’le birlikte ama yine de darbecilerden birisiydi!

            Hatta yanımda bulunan ve kendisinin yazmış olduğu ‘Hatıralarım Ve Hayatım- 27 Mayıstan 12 Eylül’e’ kitabının1 ilk baskınsını yıllarca okuyamadım. Elim varmadı okumaya. Ta ki bu yıla kadar. Ta ki kendisinin bizzat tanıyana dek!

            Manisa- Akhisar Sünnetçiler Köyünde yaşayan Ahmet Er’le tanışmak isteyip istemediğini sorduklarında hiç düşünmeden kabul edip beş arkadaş arabayla köyüne gittik. 1960 Darbesinden sonra görev yaptığı Libya’dan sonra köyüne yerleşmiş.

Tarımla uğraşan bir köy Sünnetçiler Köyü. Mütevazı insanlardan oluşuyor. Ahmet Er’in evi öyle gösterişli bir ev de değil. Hatice Hanım yılların birikimi ve Türk kadınının engin misafirperverliğini sergiliyor bize karşı. Ahmet Er yataktan kalkamasa ve kısmı felç içinde hayatını devam ettirmeye çalışsa da düşüncelerinin sağlamlığı ve bizimle yaptığı konuşma hala daha dimdik ayakta olduğunu gösteriyor.

Ahmet Er gibi birisiyle yeni tanışmış olmamıza rağmen konu ister istemez 27 Mayıs Darbesine gelip dayanıyor.

Hala dilini eğip bükmeden hatıralarında zikrettiği doğru bildiği gerçekleri anlatmaktan çekinmiyor 1927 doğumlu Ahmet Er.

            CHP 27 Mayıs’ın içindedir!”2

“İhtilâl öncesi bir gün, Orhan Erkanlı’yı ziyarete gitmiştim. Kendisi Davut Paşa’da Tank Tabur Komutanı idi. Odasına girdiğimde iki siville görüşüyordu. Onlara döndü ve “Yüzbaşım yabancı değil; devam edin” dedi. Bunun üzerine o iki sivil şahıs şunları söylediler:
-Binbaşım, Saraçhane’de iki grubu birbirleriyle çatıştırdık. Kavga bütün şiddetiyle devam ediyor. Başka bir emriniz var mı?
Erkanlı: Teşekkür ederim! Devam edin! dedi. O iki şahıs ayrılıp gittiler. Erkanlı ile yalnız kalmıştık:
-Binbaşım! Bu adamlar kimdir?
—Bunlar, Halk Partisi milletvekilleridir!
—Memleketin genç evlatlarını birbirine kırdırıyorlar. Bu ne haince iştir? Dedim. Erkanlı cevap verdi:
-Olaya öyle bakma. Onlar, ihtilâle zemin hazırlıyorlar!
—Allah belâlarını versin dedim ve ayrıldım.”
3

“Prof. Afet İnan’ın evinde, İsmet İnönü’nün başkanlığında, Fikret Kuytak (Kurmay Albay ve MBK üyesi) ve arkadaşları bir toplantı yapmışlar. Alb. Fikret Kuytak, bu toplantıyı, bana şöyle anlattı: İsmet İnönü, iktidara gelince bizlere senatörlük verecek. O toplantıda hazır olan arkadaşlarla, bu teklifi kabul ettik. Ben bu arada Hukuk Fakültesini bitirir, avukatlık stajımı da tamamlarım. İnönü’nün bu teklifini size de açıklıyor ve kabul etmenizi rica ediyorum.“ Ben, kendisine şöyle cevap verdim:
“Albayım! Biz Ankara’ya, Hukuk Fakültesi’ne kaydolmaya, avukatlık stajı yapmaya gelmedik. Sizin bana teklif etmiş olduğunuz bu siyasî rüşveti, kulaklarım duymamış olsun.”

‘’Yanından ayrıldım. Ekim ayının başlarında bir MBK toplantısında Ecevit’in Ulus gazetesinde savunduğu Tabiî Senatörlük fikri ele alındı. O toplantıda şunları ifade ettim: “Bu, siyasî bir rüşvettir. İsmet Paşa’nın, iktidarı elimizden almak için bize karşı siyasî bir oyunudur. Bu, bizim yeminimize de aykırıdır. Biz, millet önünde, hiçbir karşılık beklemeden, millete hizmet edeceğimize yemin ettik. Onun için Tabii Senatörlük diye bir şey kabul edilemez.’’ 4

            1960 Darbesinden sonra 14’ler grubu olarak bilinen Fazıl Akkoyunlu, Rıfat Baykal, Ahmet Er, Orhan Erkanlı, Numan Esin, Orhan Kabibay, Mustafa Kaplan, Muzaffer Karan, Münir Köseoğlu, Muzaffer Özdağ, İrfan Solmazer, Şefik Soyuyüce, Dündar Taşer ve Alparslan Türkeş yurt dışına sürülmüşlerdir.

            Yurt dışında geçen süre sonunda Alpaslan Türkeşle geçen siyasi mücadelede hep ön saflarda gördüğümüz Ahmet Er, Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte Türkeş’in siyasi çizgisinden ‘Alperenler’ olarak ifade ettiği yeniden Nizam-Âleme doğru yeni bir siyasi çizgi belirlemiştir. Ya da zaten mevcut olan siyasi çizgisinin devam ettirecek yeni bir isimle devam ettirme kararı almışlardır.

            Şimdiyse köyünde sade bir hayatın içinde bazen fasıllarla ara verilen hastalık nöbetleri içerisinde hala geleceğe bakan yüzü ve kalbiyle gençlere rehber olmaya, Peygamber ve Hoca Ahmet Yesevi Yolunu gösteremeye devam ediyor.

            Ahmet Er gibi yüzlerce örnek var bu topraklarda kenarda köşede kalmış tarihe ışık tutacak hazineleri bünyesinde barındıran şahsiyet. Ancak bunlar her geçen gün azalmakta ve bizler gelecek adına endişelenmekteyiz.

            Anlam veremediğim konulardan birisi de üniversite ve akademisyenlerin acizliği!

Hâlbuki Ahmet Er ile ilgili üniversitelerin tarih ve siyaset bilimi uzmanları tezler hazırlamalı ve tarihe tanıklık etmiş bir şahsiyetin hatıralarını geleceğe saklamalıdırlar.

Hafızalarımıza kazınan resmi tarihin ve sistemin öğretilmiş yanlışlarını tekrarlamak yerine sahaya inecek yeni araştırmacılara ne kadar ihtiyaç var!



1 Alternatif Yayınları, Ankara, Aralık 2000, yeni baskısı Biltek Yay. Ankara, Tarihsiz

2 Ahmet Er, age,s.57

3 Ahmet Er, age,s.56

4 Ahmet Er, age,s.76,99,100



Türkiye'de Tek Parti Demokrasisi

 

Tek parti dönemi ile görüş ortaya koyabilmek için öncelikle bir takım ipuçlarına gereksinim duyulur. Bu gereksinimlerin başında günümüz egemen sisteminin dinamiklerinin iyi kavranması, Osmanlı-İslam Medeniyeti ve cemiyetinin iyi anlaşılması gerekir.

Dünyanın ender coğrafyalarında görülen Köklü ve tepeden inmeci değişim ve Sistem Rejim değişiklikleri bu coğrafya insanın yabancı olmadığı uygulamalar arasında görülebilir. Hatta halkımızın rejimin değiştirilmesinin üzerinden bu kadar yıl geçmiş olmasına rağmen zorunlu kültür değişimine karşı Bilinçaltı tepkisini tam olarak atamamış olmasında geleneksel değerleri koruma iç güdüsü aranmalıdır.

Türkiye gibi ülkelerde uygulanan zorunlu kültür değişimi ve yeni medeniyet arayışına paralel olarak Çağdaşlaşma modelleri bir üst Kulture ulaşma amacı olarak gösterilmişse de aslında mevcut kültürel, ekonomik ve siyasi çevreden uzaklaşarak yeni bir toplum yaratma mücadelesi olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu amaçla 1923-1946 Tek Parti döneminde gerçekleştirilen Kökten-tepeden inmeci Devrimler tek parti mantığının birer tezahürü olarak görülebilir. Muhalefetin ortadan kaldırıldığı ve merkezin benimsediği Çağdaş medeniyet çevresine kayışın Türkiye'deki motor gücünü tek partiyi oluşturan yönetici-bürokrat-teknokrat ve aydın grubunun oluşturduğunu söyleyebiliriz. Yönetimi elinde bulunduran asker, bürokrat, sermaye çevrelerinin iş birliği ile gerçekleştirilen tek parti Programlarının Toplumun ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılama gibi bir düşünce taşıdığını söylemek zordur. Tek Parti'nin benimsediği programların zamanla rejimin temel Dinamikleri arasına girdiğini ve iktidarla devletin eşdeğer görüldüğü; bu anlayış ve uygulamaların 1950 Demokrat partinin iktidarı devralmasına kadar sürdüğü ancak, bu dönemden itibaren egemen sistemi elinde bulunduran güçlerin Toplumun merkeze karşı gerginliğini azaltmaya çalıştıkları görülür. Anadolu Sermayesi ve küçük burjuvazinin merkeze karşı başarısı olarak görülebilecek DP ve onu takip eden ANAP ... AKP gibi iktidarların sistem dışı Partiler olduğunu söylemek mümkün değildir. Hatta İsmet Özel'in tespitiyle Kemalist çizginin Özal çizgisiyle devam ettiği vurgulanmaktadır. "12 Rejimi ve onunortaya çıkardığı ANAP iktidarı Türkiye Cumhuriyeti'nin tek parti döneminde inşa ettiği motoru söküp yerine yeni bir motor Taktı Eylül. Fakat bu yeni motor eskisinin yerine Getirdiği vazifeyi aynen ifa etmek üzere çalışıyor. Bu bakımdan ANAP çizgisini Kemalist çizginin kendisi olarak görmek mümkündür. Görünüşte ANAP icraatı Kemalist devrimlerle zıtlaşan tezahürleri yansıtır. Özde ise beynelminel düzenin Türkiye için biçtiği Kılıf açýsýndan her iki dönemin fonksiyonları tıpatıp aynıdır. "(25)

Çağdaş demokrasilerde görülen çevreden merkeze doğru gelişen demokrasi anlayışı günümüzde dahi tam olarak benimsenebilmiş değildir. % 51'in% 49'a egemen olduğu demokrasilerde eşitliğin, çağdaşlığı, batılılaşmanın ne anlama geldiğini anlamak için fazla çaba harcamaya gerek yoktur. Tek Parti iktidarının Toplumun ekonomik ve sosyal beklentilerine paralel olarak dış politikada meydana gelen konjöktürel değişimlerin tetiklemesiyle zorunlu olarak benimsediği çok partili hayat (26) 1960 askeri darbesiyle ortadan kaldırılmış ve merkez yeniden Uzaklaştırılmış çevreden, hatta koparılmıştır. 1960 darbesiyle halkin Sivil İnisiyatifi hayata ve merkeze doğru kaydırması zorlaşmış ve bu tür durumlarda nedense ordu hatırlanır olmuştur.

Türkiye'de DEMOKRASİNİN gelişmesi, Halk Fırkası yani Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1923'te Kurulması ve zamanla "halka rağmen halk için" Felsefesine sahip olmasıyla yeni bir döneme girmiştir. Başlangıçta daha parti, bir yandan devrim adı altında yürütülen sosyo-kültürel değişmelerden bir yandan saltanatın ve Hilafetin kaldırılmasından doğan birçok sorun ile karşılaşmıştır. Büyük Millet Meclisinde ikinci grup 1924 seçimlerinde meclis dışında kalınca, CHP tek başına hakim duruma geçmiştir. Bu tarihten sonra CHP, yurdun dört bir tarafında şubeler kurarak lider durumunda olan gruplara yani okumuşlardan, eski subaylardan, aşiret reislerine, büyük toprak sahiplerinden meslek erbabına kadar her çeşit insana mebusluk, parti başkanlığı ve idare meclis üyeliği vermiştir. Bu mevkiye gelmek için ana şart Cumhuriyet rejimini kabul etmek, hilafet taraftarı olmamak ve Osmanlı geçmişini, yani tarihi unutmaktı. (27) Bu durum Türkiye'de yeni bir elitist Sinifin ortaya çıkarılması ve yeni bir millet yaratma düşüncesiyle açıklanabilir ancak. Yeni bir millet: Çağdaş, yeni medeniyete hayran, bukalemun ve tüketici ...

1.931 CHP genel sekreterliğine getirilen Recep Peker'in geliştirdiği-aslında Cumhuriyet'in ilk Yıllarından itibaren uygulanmakta olan-bu yargı tüm tek partili yıllarda varlığını zindeliğini devam ettirmiş, uygulama alanında 'halka rağmen' mantığını benimsemiştir. Sivil çoğulcu demokrasilerde görülen ferdin kutsallığı anlayışı baskıcı devletçiliğin, devlet anlayışının kutsiyetleştirilmesiyle dokunulmaz, eleştirilmez, sorgulanmaz bir sistemin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu anlayış her zaman yedekte tutulan Ulusal çağdaşlaşmacı değerlerle zırhlanmıştır. Ancak halka rağmen egemen konjöktürel çıkarların korunmasından çok da fazla bir değer taşımayan merkezin Çağdaşlaşma mücadelesi Avrupa tarafından Hammadde ve çıkar alanını elinde-yedekte bulundurma olarak algılanmış gibidir. Bunun böyle olduğu son dönemde Orta Asya, Ortadoğu ve hatta AB'ye girişte kendini belirgin bir şekilde göstermiştir.

Halk için benimsenen Cumhuriyet'in Atatürk'ün ölümden sonra BUYURGAN, tepeden inmeci, ben bilirimci bir anlayışı benimsemesi Halkın Demokrasi ve rejime karşı bağlarını zayıflatmıştır. Tek Parti dönemi yalnız Sivil oluşumlara izin vermeyen bir tavır sergilemekle kalmamıştır.1923-1950 iktidarı döneminde uygulanan katı merkeziyetçi, secüler arası, devletçi görüş batı argümanlarını halka dayatıcı bir tutum da sergilemiştir.

Hakim ideolojik anlayışın erk tarafından baskı aracıyla benimsetilmeye çalışılması halkta ve CHP içinde birtakım rahatsızlıkları da beraberinde getirmistir. Halkın CHP'ye olan tepkisi korku ve endişeyle anlatılan yeraltına çekilmiş çevrelerin tepkisidir. CHP içinden çıkan ve aslında Toplumun büyük çoğunluğunun İsteklerini tam olarak DP'nin 1.950 oyların büyük çoğunluğunu alarak 403 milletvekili ile seçimleri kazanması halkin tepkilerini, sancılarını az da olsa bastırmıştır seçimlerinde görülen karşılamadığı. DP'nin Halkla devleti barıştırmak amacýyla Yüzeysel kalan geleneksel argümanları yeniden hayata koyması genelde tarım Toplumu olan muhafazakar çevrelerin çevreden merkeze doğru sistemi ve laik batılılaşmayı benimsemesiyle sonuçlanmıştır.

"Milli Şef'in zararlı saydığı, her türlü Düşüncenin yasaklandığı Türkiye'de" (28) CHP bütün tek partili yıllar boyunca bir kadro partisi ve bir Örgüt olarak kalmış ve Halkın Gözünde "jandarma ve vergi endişesiyle Özdeş tutulmuştur". (29) Her ne kadar 1946 sonrası çok partili demokrasiye Milli Şef'in onayı ile geçilmiş, dini alanda bir takım çalışmalar yapılmış ve halkin geleneksel Kültürüne birkaç atıfta bulunulmuşsa da halkin CHP'yi gözden çıkardığını anlamak için fazla beklemeye gerek kalmamıştır. İnönü'nün bir türlü sindiremediği ve orduyla CHP'nin ortak girişimi olarak görülen 1960 darbesi ile demokratik hayat, milli kültürün Dinamikleri yeniden kurutulmak istenmiştir. Çünkü CHP ve ordu "modernizmi İdeoloji haline getirmistir." (30) Böylece Kemalizm İdeolojisi sokağa inmiştir ki en küçük bir demokratik tıkanıklık ortamında bilinçaltımızda bir yerlerde muhafaza Ettiğimiz "... kışlanın yeniden sokağa ineceği dürtüsü peşimizi bir türlü bırakmamaktadır." (31)

Toplumun, düşüncelerin değişmez birer Sivil Toplum kuruluşu olarak görülen parti Politikaları günübirlik olarak belirlenemez. Tarihsel köklerinden gelen belli ideolojiler, ilkeler ve taban parti politikalarına yön verir. Ancak bu Gerçeklik bu coğrafya için geçerli olmamalıdır ki Cumhuriyet sonrası demokratik hayat 1925 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930 Serbest Cumhuriyet Fırkası, 1960 Demokrat Parti'nin askeri darbeyle ortadan KALDIRILMASI ve yöneticilerin idam edilmesi, 1971, 1980 ve son olarak 28 Şubat 1997 örtülü darbesiyle sekteye uğratılmıştır . Bu sekteye uğrayışın arka planında Türkiye'nin Çağdaş, ve secüler Avrupa merkezli medeniyet çevresinden ayrılmasını engelleme düşüncesi temel olarak benimsenen egemen sistemin düşüncesi olarak bilinmektedir.

 

 
 
Naci YENGİN
 
 
 
 

 

 

Osmanlı Bize bakıyor

 

                          Naci YENGİN

 

      "Bağdat Demiryolu sayesinde eskiden var olan Avrupa Hindistan ticaret yolu tekrar önem kazanacaktır. Eğer bu yol, Suriye ile Beyrut, İskenderiye ve Hayfa ile bir bağ kurmak üzere birleşirse, yeni bir ticaret yolu ortaya çıkmış olacaktır. Bu yol imparatorluğumuz için sadece iktisadi bakımdan büyük bir Fayda sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda oradaki kuvvetimizi sağlamlaştıracak; askeri bakımdan çok önemli olacaktır. "(1)

      Yukarıdaki satırlarla günümüz gerçekleri karşılaştırıldığında insanın içini derin bir hüzün kaplamaması mümkün değil. Öyle bir hüzün ki bu, bir yandan Ortadoğu, diğer yandan Türkiye'nin güvenliği için alınan önlemlerin ta o zamandan düşünülmüş olması da ayrı bir hüzün katıyor satırların kalbine.

      Osmanlı son döneminde ayrı bir öneme sahip Bağdat Demiryolu Projesi Şimdilerde sadece nostalji amacýyla Devlet Demir Yollarının düzenlediği turlarla anılır oldu. Hem de ne turlar!

      Basına yansıyan şekliyle Bağdat demiryolunda yıllarca görev yapan II. Abdülhamit'in vagonu Şimdilerde kafeterya hizmeti veriyor Suriye'de! (2)

      Osmanlının izlerini taşıyan canlı şahitler bir kez daha ortaya koydu ki sınırların insanları ve coğrafyaları bölmesi geçici önlemden öte bir şey ifade etmiyor. Nereye baksanız karşınıza bir Osmanlı eseri çıkıyor. Adeta birer anıt yaşadığının kanıtı olarak karşımızda duruyor ve bize bakıyorlar. Biraz mahzun ve boynu bükük de olsa yönü hala bize dönük ve adeta bizden yardım bekleyen halleriyle bir şeyler anlatma çabasındalar.

      Gazetenin haberine göre Hicaz Demiryolu üzerinde bulunan ve 1908 yılında hizmete açılan Şam'daki tren Garı ve II. Abdülhamit'in seyahatlerde kullandığı özel vagon Şam'da bulunuyor. (3)

      Diyeceksiniz ki vagon da bir şey mi. Haklı olmanızın yanı sıra bu soruyu soranın da cevaplayamayacağı gerçekler karşısında içinizin burkulması ve tarihten günümüze yapılanları hatırlamanın da sizde bırakacağı hüzün dolu cümleler de cabası ...

      Balkanlar, Afrika, Kafkaslar, Afrika, Ortadoğu ... ve birçok ülkeye bölünen İmparatorluk toprakları üzerinde bulunan yıkılmaya, çürümeye Terkedilmiş milyonlarca insan ve  Binlerce Kültür Mirası eser ...

      Bir yandan üzerlerine yağan bombalara karşı direnmeye çalışan tarih, bir yandan realitenin sizi  istemediğiniz bazı nankör, karanlık ve soğuk gerçeklerle yüz yüze bırakması ...

       Ekonomik sorunlarla boğuşan ve bunu sanki kaderiymişçesine  1854'den beri sineye çeken bir sistem, ekonomik sorunları bir koz olarak kullanan ve sizi yalnız bu sorunun aşılmasıyla kurtulacağınıza inandıran sahte, nankör dünyanın jandarmalığına soyunmuş güç odakları ...

      Bir yandan yüz milyar dolarlara kadar çıkarılan savaş harcamalarının insanlık üzerinde bırakacağı derin psikolojik, ekonomik ve siyasi yaralar; diğer yandan açlıktan bir deri bir kemik kalmış dünyanın görülmeyen kenarında yaşatılan gerçek sahipleri ...

      Osmanlının geleceğe bıraktığı kültür ve insanlık vagonu bütün coğrafyalarda hala dimdik ayakta ve  bize bakıyor ...

      Insanlığın son sığınağından arta kalan nefeslerin ılık Meltemi  içimizi ısıtmaya devam ediyor ..

      Musikinin derinlerden gelen o ses bizi çağırıyor ...

 

Dipnotlar:

1-Abdülhamit, Siyasi Hatıratım, s.78

2-Zaman Turkuaz Eki.16 Şubat 2003 Pazar

3 - Turkuaz, s.15

 

Naci Yengin
 
 
 
 
 

 

"Yüzyıllık Kuşatma"

Bölge ve evreni kucaklayan sorunlardan kaçmanın yolu mudur edebiyat?

Uluslar arası ve ulusal sorunlara karşı söylenmek isteyip de söylenemeyenleri edebiyat yoluyla mı ifade etmeye çalışır bazı insanlar?

Dünyadan, gerçeklerden kaçma aracı mıdır edebiyat ve sanat?

Edebiyat ve SANATÇILARIN işi siyaset bilimci ve tarihçilerden daha mı zordur?

Milletlerin silahı olmak ve milletleri yüceltmek için o milletten çıkmış edebiyatçı ve SANATÇILARIN mı yoksa Pozitif Bilimlerde dünya çapında ödül almış, Çığır açmış insanların mı daha fazla etkisi vardır?

Bu ve buna benzer soru ve tartışmanın ardı arkası kesilmez de kesilmeyecektir.

Zira hangi alanda bir şeyler yapmaya çalışıyorsanız kendi çalışma alanınızın en iyi alan olduğunu savunur, iddia etmeniz tabiidir. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse ya meslek icabı yapıyorsunuzdur İşinizi ya da heyecanınızı yitirmişsinizdir.

Yazıya başlarken yazmayı düşündüğüm konu ile şu anda yazmaya devam ettiğim satırlar arasında belirgin bir ayrım oluşmaya başladı. Elbette yalnız ben bunun Farkındayım. Ancak yazıya başlarken son dönemde uluslar arası boyutta bizi ve bölgeyi ilgilendiren sorunlar ve bu sorunlara karşı alınması gereken önlemleri Bizce dikkat çekmeye çalışacak ve İbrahim Karagül'ün "Yüzyıllık Kuşatma" kitabına değinecektim.1

Son dönemde kendisinden haklı olarak söz ettirmeye başlayan İbrahim Karagül ve "Yüzyıllık Kuşatma" çalışması son yýllarda dış politikada olup bitenleri irdeliyor. Okuyucunu bazen görmekte zorlandığı üstü örtülü birçok konuyu sade ve AKICI bir üslupla ortaya koyuyor çalışma. Tarihi ve kültürel hassasiyet içerisinde kaleme alınan yazıları okurken özellikle Sovyetler Birliği ve Kominizim tehlikesinin ortadan kaldırılmasından sonra Batılı büyük şirket ve devletlerin el birliği ile ortaya çıkarılan yeni tehlike olarak gösterilen "İslam" tehlikesine karşı ABD ve Batını izlediği Bölgesel ve Uluslararası Politikalar inceleniyor.

II. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan yeni duruma ayak uydurmak hiç de kolay olmadı Batı için. Bu tarihe kadar Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşı sonunda tasfiye edilmesiyle birlikte Almanya ve Avusturya'nın etkinliği sona ermiş dünya İngiltere'nin tahakkümü altına girmişti. I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında dünya hakimiyeti düşüncesiyle boy göstermeye çalışan ABD, İngiltere'nin etkinliğini kıramayacağını anlayarak II. Dünya Savaşına kadar beklemek zorunda kaldı. Ki bu her ne kadar savaş İngiltere'nin üstünlüğü ile de bitmiş görünse savaşın gerçek Galibi ABD idi. Yalnız savaş sonunda ortaya çıkan dünyada sözüm ona güvenlik boşlunu doldurmak amacýyla Doğu Avrupa, Türkistan ve BALKANLARDA etkinliğini arttırmaya çalışan Sovyetler birliğine karşı ABD, Batı blogunu harekete geçirmek amacýyla Kuzey Atlantik Paktını (NATO) kurdu. Buna karşı da Sovyet Bloğu Varşova Paktını oluşturarak Batı liberal ve tekelci sermayeye karşı kendi payına düşeni almaya çalıştı.

Sovyet İdeolojisi içerisinde Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya, Arnavutluk, Çekoslovakya, Polonya, Doğu Almanya, Macaristan gibi ülkelerin artış göstermeye başlaması ve buna karşı yaratılmaya çalışılan komünizm tehlikesi paranoyalıları Batı medeniyetini "ortak DÜŞMANA" karşı gerek savunma ve gerekse düşünsel anlamda ortak hareket etmeye itti. Ancak gözlerden kaçan en önemli gerçek komünizm tehlikesinin varmış ve bu tehlikenin Avrupa'yı da içine alacakmış gibi yansıtılmasının arkasında liberal sermaye vardı. Sermayeyi elinde bulunduran ABD ve Avrupalı zenginlerin ekonomik hegemonyalarını koruyabilmek amacýyla yapmaları gereken ilk Öncelikli çalışma halkı yanlarına alma ve çalışmalarının halk adına yapıldığını halka inandırmalarıydı.

Avrupa ve ABD burjuvazisinin bu yöndeki çabaları elbette ki yeni değildi. Fransız İhtilalinin arkasında onları görmek mümkündü. ABD'nin bağımsızlığını kazanmasında yine onlar vardı. Ne ki, savaşların arkasında, iktidarların arkasında şovenizmin arkasında yine onlar vardı. Daha da ileri giderek söylemek gerekirse Osmanlı'yı tasfiye etmek amacýyla II. Abdülhamit'i DEVIREN II. Meşrutiyetin arkasında da onlar vardı. II. Meşrutiyete karşıymış gibi gösterilen ve sözüm ona İslami hassasiyetlerle ortaya çıktığı masalı ile insanların uyutulduğu 31 Mart Olayı'nın arkasında da onlar!

Diyeceğimiz o ki Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimiyle başlayan burjuva sinifinin Ülkeleri yönetme ve sermayelerini korumak için milliyetçi ideolojini kışkırtarak savaş başlatma Girişimleri yeni değil. Bu oyun bilinmesine rağmen her nedense bizim gibi Köklü tarihi ve medeniyet tecrübesine sahip bulunan ülkeler dahi aynı oyunun içinde olmaktan kurtulamıyoruz çoğu zaman.

Türkiye'de Tek partili DEMOKRASİNİN 1945'li yýllarda yaşandığı Milli Şef İnönü Dönemi önemli kırılmaları da beraberinde getirmistir dış politikada. Atatürk Dönemi Türkiye'sinin izlediği dış politikayla İsmet İnönü Döneminde izlenen dış politika arasında belirgin bir ayrışma göze çarpar.

Türk Kurtuluş Savaşı emperyalizme ve burjuvaziye karşı verilen mücadeledir ayný zamanda. Bunda kimsenin şüphesi yok. Ancak Atatürk'ün ölümüyle başlayan II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye'nin izlemiş olduğu tavır ve çizgi hiç de Kurtuluş Savaşı vermiş, emperyalizme karşı savaşmış, Osmanlı'yı hangi güçlerin hangi amaçlar için çökerttiğinden habersizmişçesine bir görünüm almaya başladı.

Türkiye'nin Atatürk'ün ölümüyle benimsediği Dış Politika kaçınılmaz bir zorunluluk mu yoksa Türkiye'nin Tanzimat'la başlayan Batı Medeniyeti değerlerini benimseme sürecinin bir devamı mıydı? Bu tartışmayı ve konu ile ilgili düşüncelerimiz daha sonraya bırakarak diyebiliriz ki İnönü Dönemi Türkiye'si gerek iç ve gerekse dış politik gelişmelerle mevcut Hükümetin bile isteye halkı yönlendirdiği bazen buna baskıyı da ekleyerek Batı Medeniyetin tercih ettiği yıllar olmuştur.

Türkiye'nin günümüz ABD yanlısı dış politikasını anlamanın yolu Kurtuluş Savaşında ABD'nin Sivas Kongresi sırasında sonuçsuz kalan Türkiye'yi manda bir ülke haline getirme girişimini saymazsak 1945 Yılına kadar gider. Bu dönem Türkiye için olduğu kadar ABD için de önemli bir dönemdir. Zira Türkiye her ne kadar fiili olarak II. Dünya Savaşında aktif bir savaşa girmemiş olsa da ekonomik ve siyasi sonuçlarını en yakından hisseden ülkelerden olmuştur. Sovyet yönetiminin savaştan güçlenerek çıkması başta ABD olmak üzere, liberal ekonomi ile Yönetilen ülke sermayesini tedirgin etmiş ve Komünist ekonomi anlayışına karşı bir kalkan oluşturabilmek amacýyla demokrasi, insan hakları, medeniyet ve milletlerin inanç değerlerini korumak adına Türkiye gibi bazı ülkeler görünüşte de olsa desteklenmiştir. Batı medeniyetinin söz konusu desteğinin arkasında yatan gerçek ise Komünizm ve Sovyetlerin Ekonomik ve yayılmacılığını önlemek Batı emperyalizminin mevcut dünya sermayesini kontrol etme araçlarını elde bulundurmak olsa gerektir.

NATO'nun kuruluş amacı Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı'nın ekonomik siyasi ve askeri yayılmacılığını önlemek olarak anlatıla gelmiştir. Bu amaçla Türkiye ve Yunanistan gibi Ülkelere biçilen görev Doğu Bloğu ülkelerine karşı NATO'nun bölgede ekonomik, askeri ve kültürel değerlerinin jandarmalığını yapmaktan başka bir şey değildir. 1953-1990 yılları arsında NATO'nun kırmızı olarak adlandırdığı tehlike Sovyet tehlikesidir. Bu amaçla bizim gibi ülkelerde komünizmle mücadele derneklerine destek verilmis, milliyetti desteklenmiş ve demokrasiler desteklenmiştir ideolojiler. Hatta gerekirse darbelerle de rayından sapan ülke yönetimlerine karşı da ABD ve Avrupa aba altından sopa göstererek bu yoldan dönüşün olmadıgını ortaya koymuştur.

ABD'nin Türkiye'deki faaliyetlerini en ince ayrıntısına kadar ortaya koyabilen çalışma bulmak çok zor. Siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri alanlarda ABD'nin II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye ve Yunanistan'a karşı özel önem vermesi bir tesadüf olamayacağına göre bu ilginin altında yatan etkenleri ortaya çıkarmadan ülkelerin geleceğini belirlemek ve bağımsızlıktan dem vurmak mümkün değildir. Siyasi Partilerin hamaset dolu konuşmalarından öte bir anlam taşımayan Bağımsızlık kavramı artık ülkelerin değil büyük Şirketlerin tekeline geçmiştir. Bağımsız olup olmadığınızı onlar karar verir. Tıpkı hangi malı alıp almayacağınıza; hangi Şampuanı kullanacağınıza, ihtiyaçlarınızın ne olduğuna varıncaya kadar onlar belirlemektedir. Şirketlerin büyük bağımsızlıktan anladığı en önemli şart mevcut şirketlerinin kar paylarını ne derece arttırdığı, yatırımlarından elde edecekleri gelecekteki karlar ve o Ülkenin sermayesini ne derece ellerine alabildikleri olsa gerektir. Türkiye böyle bir açmazın içindedir. Ne ideolojilerin, ne bağımsız devlet anlayışının ne hamaset dolu sloganların hiçbir önemi yok yerli ve yabancı yatırımcılara göre.

Artık hiçbir şey gizli değildir. ABD'nin Türkiye'ye karşı izlediği politika İsrail-İngiltere eksenli olarak devam etmektedir.

1990'lara kadar ABD'nin Türkiye'ye karşı izlediği politika ile Sovyet yönetimi ve komünizmin çökmesi ile uygulamaya koyduğu Politikalar arasında derin farklar vardır.

Türkiye'nin 1997 Yılına kadar Tanık olduğu darbeler ve darbe Girişimleri dikkate alındığında 1960, 1971 ve 1980 askeri darbeleri ile 1997 askeri darbe girişiminin içerik ve anlayış yönüyle farklı olduğu görülür. Çünkü Şurası bir gerçektir ki, ilk üç darbenin Türkiye'yi ABD ekseninde tutmak, Sovyet eğilimli düşünce, Siyaset, Politika ve Ekonomik yatırımlardan uzaklaştırmak amacýyla yapıldığı ortadadır. Ancak 1990 itibarıyla ABD ve NATO'nun hedef kitlesi İslam ve İslamcı Terör olarak adlandırdığı ve Gelecekte tehdit oluşturabileceğine inandığı İslam Dünyası olmuştur. Bu nedenle 1997 askeri darbe girişiminin arkasında her ne kadar ABD-İsrail bağlantıları varsa da komünizm tehlikesine karşı değil yükselen İslam dünyasının ekonomik, askeri ve kültürel yapisini sindirmek amacı güttüğü görülür.

Soğuk savaş döneminde varmış gibi gösterilen ABD-Sovyet çatışmasının arkasında yatan gerçek nasıl ki ekonomik hegemonya sahalarını ele geçirme mücadelesi ise komünizmin çökmesi ve Doğu-Sovyet Bloğunun çökmesi ile İslam Dünyasına karşı başlatılan politikaların arkasında aynı düşünce yatar.

1.980 12 Eylül Darbesi ile özelde Türkiye genelde İslam Dünyasına karşı izlenmeye başlanan Ilımlı İslam Politikaları ABD-İsrail ve İngiliz düşünce Kuruluşları tarafından planlanan, büyük şirketler tarafından finanse edilen projeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki son dönemde gizliliği kalmayan birçok kişi, grup, cemaat ve düşünce kulüplerini ekonomik ve siyasi desteğini esirgemeyen söz konusu Ülkelere bağlı bulunan RAND gibi kuruluşlar tarafından bu tür faaliyetler açıkça dile getirilmektedir. Bu durumun yeni bir gelişme olmadığı 1953 sonrası birçok tanınmış bilim adamı ve Yazarın Ekonomik ve siyasi desteklerle ön plana çıkarıldığını itiraf etmektedirler.

Frances Stonor Saunders'in "Kim Piper Ücretli: CIA ve Kültürel Soğuk Savaş" Ali çalışmasında ortaya konan Tüyler Ürpertİcİ gerçek karşısında artık çok şaşırdığımızı söyleyemem. Bu oyununu yeni olmadığı ve bir şekilde satın alınan aydın,,,, müzisyen Akademisyen sanatçı, şair ve gazetecilerin Osmanlı'ya karşı Yunan isyanında da karşımıza çıktıkları, Jon-Türk hareketini destekledikleri, Osmanlıya karşı suikastlar hazırladıklarını bilenler olarak şaşırmıyoruz yazar.

Söz konusu kitapta CIA'nın Marshall Planı çerçevesinde geoge Orvvell, Bernard Russell, Arnoldo Toynbee, Jean-Paul Sartre, Spencer ... gibi birçok ismi kullandığı ortaya konmaktadır.2

CIA'nın 1990 sonrası ele aldığı en önemli konu İslam Dünyasını çeki düzen vermek ve enerji kaynaklarını Çin, Rusya, Almanya ve Fransa gibi devletlerden önce kontrol altına alabilmektir. Doğu ve Batı Türkistan, Uzakdoğu, Arap ve Fars dünyası, Afrika'yı içine alan İslam dünyası petrol, doğal gaz, bor, altın ... gibi bakir enerji kaynaklarına sahip olmanın ötesinde dinamik ve güçlü Hıristiyan Batı kültürü ile eski kulture karşı mücadele edebilecek yegane güç olarak canlılığını korumaktadır. Dinamikleri gerek kültürel, gerek genç nüfus potansiyeli ve gerekse geleceğin ekonomik, sosyo kültürel güçleri olarak kabul edilen Türk Dünyasına karşı başlatılan çevirme-kuşatma hareketi içerisinde bir yandan demokrasi, insan hakları gibi Sovyet tahakkümü altında ezilmiş insanlara cazip gelecek büyüleyici timsahın gözyaşı politikası izlenirken öte yandan " İslamcı Terör, Radikal İslam, köktendinci İslam, Şeriatçı İslam gibi kavramlarla İslam dünyasında güçlenmeye başlayan emperyalizme, küresel sermayeye karşı dik ve Milli DURUŞ hareketlerine karşı ötekileştirme Politikaları uygulanmaktadır.

ABD RAND şirketinin 1990'larda hazırlattığı "Türkiye'de İslamcı Akımlar" çalışması o dönemde Boğaziçi üniversitesinde görev yapan Sabri Sayarı tarafından hazırlanmıştı. Şimdilerde bu şahıs yine aynı çerçevede çalışmalar yapmaya devam ediyor. 3 Hangi gazetecinin, hangi akademisyenin ve hangi Yazarın ABD ve onun uzantıları tarafından kullanıldığını bilmeyen kalmadı.

Ilımlı İslam Politikasına paralel olarak geliştirilen Büyük Ortadoğu Projesi (BOB) 'nin temel hedefinin İslam Dünyası olduğu ve Yahudi-ABD sermayesinin önünde engel görülen devlet ve düşünceleri sindirme sarmalama politikası olduğu gözlerden kaçmıyor. Bu amaçla Afganistan, Somali, Pakistan, Balkanlar, İran, Arap ve Türk Dünyasına karşı izlenen Politikalar da bu anlayış çerçevesinde incelenmelidir. Bir yandan cemaat, vakıf, dernek ve bu yöndeki düşüncelerden oluşacak iktidarları destekleyen söz konusu devlet ve sermayenin öte yandan özgürlükçülüğü benimsemiş ve kendine göre geliştirmiş olduğu dini yaşama isteğini "terör" olarak adlandırıp ötekileştirecek insanların bireysel inanç değerlerini ortadan kaldırmak için ülkelerin Yağma ve işgal dahil her yolu deneyeceksin! Kendi içerisinde tutarsızlıklarla dolu olan ve halen uygulanmakta olan BOB politikasında Türkiye'ye biçilen görev NATO'ya üye olma aşamasında verilen görevden çok farklı değil. Ve üstelik bu görev sonunda bin yıllık kültürel bağların ortadan koparılması, bizi biz yapan değerlerin tamamen ortadan KALDIRILMASI gibi bir sonuçla Karşılaşma ihtimali yüksek!

İbrahim Karagül'ün değerli çalışmasını sıradanlıktan kurtaran en önemli yönü Önümüze konan ABD-İsrail ve Batı menşeli hazır reçetelerin içeriğini anlatması ve tedavi yollarını göstermesidir bize göre


1 İbrahim Karagül, Hıristiyan Siyonistler-Kutsal Savaş ve İslam Dünyası Yüzyıllık Kuşatma, Fide Yay. Istanbul, 3. Basım Eylül

2.006

2 Aktaran İbrahim Karagül, Sayfa 299

3 Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, Ulus Dağı Yay.Ank 2.005

 

 
 
Naci YENGİN
 
 
 
 
                               İLUH DERESİNDE BİR KÜTÜPHANE

                                                Naci YENGİN

"KİTABIN Çağrısı"

Bazen aylar geçer üzerinden yazmak isteyip de yazamadığım düşünceler alır götürür yalnızlıkların dehlizlerinde dolaştırır beni. Bazen de yazmak, bir önce bir şeyleri yetiştirmek helecanıyla kıvranır dururum bir.

            Şu anda yazıp yazmamak arası anlarımdan birisini yaşıyorum. Bu durumun ardında yatan nedenleri de biliyorum. Üstelik yazma eylemi bir devamlılık bir süreç işi. Yazmayı hayatının bir parçası haline getirenler beni daha iyi anlayacaklardır. Öyle bir şey ki bu biraz ara verdiğinde kalem ve kağıt adeta küser ve isteksiz görünür. Hele hele Aylar sonra yeniden yazmaya oturduğunda direnirler adeta yazdırmamak için kendilerini. Ederseniz sonuçtan mutlu olanın hem siz hem Ancak biraz sabırlı olup yazmaya devam de yazılmaya karşı direnen zihniniz ve düşünceleriniz teslim olur satırların büyülü dünyasına. Onlarla birlikte kelimelerden dağlar kursanız yalnız bırakmazlar sizi.

            Kelimeleri yeniden hayata döndürebilir misiniz?

            Aylar önce büyülendiğim bir fotoğraf yansıdı gazetelere. Ilk gördüğümde ayrımına varamadığım bu fotoğraf karşısında ne diyeceğimi hangi cümlelerle meramımı ifade edebileceğimi bilemedim. Birkaç cümlelik lakırdıdan sonra saklı hazinemin en değerli bölümüne kaydettim bu fotoğrafı.  Aradan aylar geçti bir türlü fotoğrafın etkisinden kurtulamadım. Hala daha bu onu elime aldığımda bir yandan sevinç duygusu kaplar içimi diğer yandan da kendi ADIMA kahrolurum fotoğrafı.

            Nasıl kahrolmayayım ki. Cemil Meriç'i yakından tanıma şansını yakalamış ve kütüphanesindeki kitapların rakamını duyunca ağzı açık kalkmış birisi olarak kahroldum elbette. Hayır bugün boyutu Cemil Meriç'in kütüphanesini anlatmayacağım. Bugün beni derinden sarsan ve bir kez Kahır cümlelerinden medet ummamı saglayan başka bir fotoğraf asıl.

            Insanların yıllardır birbirlerine küstürülmeye, düşman ilan edilmeye çalışıldığı, terör lanetinin  kol gezdirildiği, adeta kendi kaderine terk  edilmiş görüntüsüyle ötekileştirilmeye çalışıldığı Rengim rengi, dini dinim, Boyası boyam, kültürü kültürüm olan ve binlerce yıllık geçmişimde hiçbir ayrı gayrımın olmadığı topraklardan bir fotoğrafı sizlerle paylaşacağım.

            Kasım 2006

            Sel Batmanın İluh Deresinde ne var ne yoksa silip süpürmüş.

            İluh Deresi kenarında bir kütüphane Şeyh Maruf Kütüphanesi.

Sel kütüphanenin üç bin kadar kitabını almış önüne  ve götürmüş götürebildiği yere kadar. Adeta bize bir şeyler anlatırcasına götürmüş. Kitapların hepsi yazma eser. En nadide çiçekler gibi. Eşi benzeri olmayan hazinelerin çamurlar içinde cilt cilt yaprak yaprak dökülmesi insanın yüreğini yaralıyor. Bu öyle bir yara ki okunamayan kitabın bizlerden ayrılış yarası. Bu öyle bir ayrılış ki medeniyet temellerini unutan insanımıza bir uyarı anlamı taşıyor. Öyle bir ifade ki bu fotoğraf üç bin kitabın Kütüphaneden ayrılıp sel sularına karışması adeta üç yüz yıllık uykumuzdan uyandırmada ibretlik BİR FOTOĞRAFA yansımış.

Yaprak yaprak açılmayı, satır satır okunmayı, göz nuru döken gençlerin Yaşlıların ellerinde okşanmayı özleyen ve bu özlemleriyle üç yüz yıl bekleyen Ancak Bu özlemlerine bir türlü karşılık bulamamanın ayrılışı.

On bin ciltlik kütüphanenin içerisinde hala bizlerden ümidini kesmeyen kitaplar çoğunlukta. Onlar selin cazip teklifine karşı koyup kütüphaneyi terk etmemişler. Beklemişler, ümitlerini tüketmemişler henüz.

Bekliyorlar.

Üç yüz yıldır bekledikleri gibi Tozlu yapraklarla da olsa raflarda sıra sıra, saf saf bekliyorlar. Haşmetli bir medeniyetin temsilcileri gibi bekliyorlar. Sırtlarını İluh Deresine vermişler ki bir zamanlar gürül gürül akan ırmağın serin sularının sesine karışan kuş sesleriyle bir musiki nağmelerinde geçerdi Zamanları; Şimdilerde yalnız, kimsesiz ve kuruyan derenin yağmur sonrası sel sularının çağrısına kulak verip vermeme düşünceleriyle bin bir çelişkili günler. Ne bir genç ne de birilerinin gelip satırlarında göz nuru döktüğü yok.

 Osmanlı Türkçesi, bin ciltlik kitap üzerinde Arapça ve Farsçadan Oluşan.

Üç bin  Arkadaşını sel sularına kaptıran Şeyh Maruf Kütüphanesindeki kitapların çığlığına karşılık veren yine haşmetli medeniyetin haşmetli geçmişini geleceğe taşımak için yüreklerini ortaya koyan  Balıkesirli beş Gönüllü çınar ağacı üzerinde yürekli insan! Onlar ki medeniyetin ölmeyecek Hoca Ahmet Yesevi ruhunu geleceğe taşımaktalar. Onlar düştüğümüz anlarda bizi yeniden yaşama arzusuyla onu ümitsizliğe ki  Heyecan veren ve sanki tarihin deriliklerinden kopup gelen atların yelelerine tutunmuş  Şeyh Edebalı'nın Yunus'un nefesleridir. Balıkesir'den Batman'a gidip sel sularının taşıdığı çamurlar içerisinden çekip çıkardıkları 13. Yüzyıldan kalma kitapları satır satır, sayfa sayfa  bizim adımıza da gözyaşları dökerek temizliyor ve kurutmaya Kurtarmaya çalışıyorlar.

Bin Doğum Şeyh Maruf altmış yıl didinmiş ve ciltlik bir kütüphane oluşturmuş bir kitap sevdalısı. Şeyh Maruf Dünü bu günümüze bağlamak için bir köprü görevi üstlenmiş. Bunu da bi hakkın başarmış. Ancak sel sularının bizlerden kaçırırcasına ve belki de kitapların yalnızlığına bir son vermek istercesine alıp Götürdüğü üç bin ciltlik kitabın yardımına uzanan eller de yine kitaplar kadar çilekeş ve Yalnızlığın son demlerini yaşayan ve adeta çığlık atarcasına Batmana Koşan yaşları 60'ın üzerinde insanlar.

Bu fotoğraf yeterinde anlatıyor meramını. Fazla söze hacet yok belki ama dedim ya satırlar isterse eğer sizi alıp götürüyor kendi yoluna ...

 






Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: selami( karaduman_1977hotmail.com ), 23.03.2009, 15:47 (UTC):
merhaba sizden Aristotelis Onassis'in doğduğu ev için vakfın e-mail
adresini öğrenmem lazım yardımcı olurmusunuz karaduman_1977@hotmail.com adresine sizden mesaj bekliyorum iyi günler



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın: