< center>
   
 
  Sinema
 


feyzullahbudak@hotmail.com Feyzullah Budak
120
10.04.2008 - 02:01 www.aygazete.com

     Yukarıdaki başlık bir filmin adıdır. Belki buna "bir destanın adı" demek daha doğru olacak. Yaşanarak tarihe mal olmuş gerçek bir destan ve bu destanı konu alarak sonraki nesillere aktaran, tam da en ihtiyacımız olan bir zamanda çekilerek idraklerimizin önüne konulmuş, baş tacı edilesi bir film.
     Önce bu filmin konusundan bahsetmeliyim;
     1914 yılının sonları... Balkan Harbi´nden  daha yeni çıkmış olan Türkiye (Osmanlı Devleti) henüz bu facianın yaralarını saramamışken, bu arada patlak veren I. Dünya Harbi ve bu sebeple ilan edilen seferberlik yurdumuzun bunalımlı günlerini birbirine bağlayarak uzatmış. Osmanlı Devleti son nefeslerini idareli kullanmak için bu savaşa girmeme gayreti içerisinde, ama gel gör ki daha önce Kars ve Ardahan’ı işgal etmiş olan Rusya bu dumanlı havayı fırsat bilerek Sarıkamış’a doğru harekete geçmiş.
     İşte tam bu günlerde genç bir kız olan Münire Hanım, Lise Müdürü olan babası Cemal Öğretmen ve kendisinden daha küçük yaşlardaki iki erkek kardeşi Mehmet ve Mustafa’dan oluşan ailesi ile Van’da mutlu bir hayat sürdürmeye çalışmaktadır. Kardeşleri babasının müdür olduğu lisede öğrencidir ve Münire nişanlısı Süleyman Teğmen ile yakın bir gelecekte evlenme planları yapmaktadır.
     Rusya’nın Sarıkamış’a saldırması üzerine Süleyman Teğmen´in bağlı bulunduğu tümen cepheye çağrılır ve kısa bir süre sonra bu tümenden Van Valiliği´ne gelen bir telgraf, "Van’da mevcut olduğu bilinen cephane süratle cepheye yetiştirilmediği takdirde bu harbin ve hatta Van şehrinin tehlikeye düşeceğini" bildirmektedir.
     Ancak mevsim kış ve tüm Doğu Anadolu metrelerce kalınlıktaki karlar altındadır. Bu sebeple söz konusu cephaneyi Van’dan Sarıkamış’a taşıyacak olan araba veya kağnı gibi vasıtalardan yararlanma imkanı yoktur. Tek çare bu cephanenin insan sırtında ve yaya olarak taşınmasıdır, ama yıllarca süren savaşlardan sonra şehirde resmi görevliler dışında, ihtiyarlarla kadınlar dışında çok az sayıda eli silah tutan erkek kalmıştır ve onlar da Ermeni-Taşnak çetelerinin saldırılarına karşı şehri ve ailelerini korumak zorundadırlar.
     İşte böyle bir durumda Lise Müdürü Cemal Öğretmen´in 120 öğrencisi bu cephaneyi Van’dan Sarıkamış’a sırtlarında taşımak için gönüllü olurlar. Yaşları henüz 12-17 arasındadır, ama hepsi göğsünün içinde vatan aşkıyla dolu birer kaplan yüreği taşımaktadır. Başlarına eski bir gazi olan Musa Çavuş geçer ve kafileye ancak birkaç tane jandarma neferi ilave edilebilir.
     Bu kafile daha şehirden çıkar çıkmaz "Rusların Sarıkamış’ı işgaline yardımcı olmak isteyen" Ermeni-Taşnak çetelerinin saldırısına uğrar ve ilk şehitler seferin ilk gününde verilir. Sonuçta görev başarılır, ama bu yiğit çocukların tam 98’i kar fırtınaları içinde donarak şehit düşer ve sadece 22’si Van’a geri dönebilir.
     Şimdi bu kısa makale sınırları içerisinde filmin konusunu niçin böyle ayrıntılı olarak anlattım biliyor musunuz?
     Çünkü biliyorum birçoğunuz bu filme gitmediniz ve de gitmeyeceksiniz. Çünkü bu filmi ben 5 Nisan 2008 Cumartesi günü Ankara’da Batı Sineması’nın 17.45 seansında, "bu milletin, bu vatan için neler yapabildiğini görsün diye" özellikle yanımda götürdüğüm kızım ile 250-300 kişilik bir salonda yalnız başıma izledim. Evet yanlış okumadınız... İşte böyle bir filmi hem de bir tatil gününün öğleden sonraki en uygun zamanında 250-300 kişilik bir sinema salonunda sadece kızımla, birbirimize yaslanıp hıçkırıklara boğularak izledik. İsteyen yukarıda bahsettiğim sinemanın, bahsedilen seanstaki izlenme durumunu kontrol edebilir.
     Tabii mümkün olsa da aynı saatlerde "Recep İvedik" gibi, çocuklarımıza argo ve küfürden başka bir şey öğretmeyen zırvaların gösterildiği sinema salonlarını da kontrol ederek, aynı anda onların nasıl bir doluluk ile oynatıldığını ve yine aynı günkü gazetelere nasıl da gerine gerine sizlerin paraları ile "izleyici rekoru" ilanları verdiklerini görebilseniz.
     Elbette bu bahsettiğim olay bir istisna değil. Bu, bizim içerisine sürüklendiğimiz acınası halin yansımalarından sadece birisi. Bakınız aynı günün bir başka gazete manşetinde ne yazıyor:





Eve Giden Yol: 1914

 

Semir Aslanyürek
Semir Aslanyürek
Konu, her insanı rahatlıkla içine çekecek sıcaklıkta bir konu. Ama film boyunca zirveye çıkan bir beğeni ya da patlama yaşamadan çıkıyorsunuz salondan. Sonda söylememiz gerekiyordu bunları ama başta söyledik işte.

 

Filmin konusu şöyle: Eşkıyaların tecavüz ettiği yedi genç kız bir yolunu bulmuş ve kaçmıştır. Hayalet misali bu genç kızlar ruhsuz bir şekilde filmin esas oğlanı tarafından bulunur ve kasabasına getirilir.

Kasaba bu kirletilmiş kızları istememektedir. Kızların hamile kalması ihtimali de gündeme getirilince “en iyisi bir kura çekelim ve siyah taşı çeken, kızları kan kuyusuna götürüp vursun” derler. Ve kasabanın pek de namuslu sayamayacağımız zenginlerinden Halit Ağa (Ali Sürmeli) bir hile ile kızları vurma işini yine filmin esas oğlanı Mahmut’a (Erdal Beşikçioğlu) denk getirir. Çaresiz, mecalsiz bizim yetim Mahmut da istemese de “erkeklik” davasına tamam der bu işe. İşte bütün her şey burada başlar. Yani hayat zaten tıkırında devam ediyorken, akıyorken birden felek vuracağı bir sille ile Mahmut’u çetin sınavlara yollayacaktır. Cinayet işlememek için sevdiğini (Melisa Sözen) ve evini bırakır ve kendini önce bir çiftlikte işçi olarak sonra da çöllerde asker olarak bulur. Birinci Cihan harbini Suriye cephesinde asker olarak geçirir. Yıllar süren bu eza-cefadan sonra evinin yolunu tutan Mahmut sevdiğine kavuşmanın hayallerle kurmuş ve bu hayaller ile hayata tutunmuştur. Hayat bu, öyle zor ki, Leyla’ya kavuşmak için dağlar aşılır da Leyla’nın saçının teli dahi yoktur nihayetinde. Bizim yetim Mahmut “emeksiz yemek olmaz” ve “ne ekersen onu biçersin” sözlerini kulağına küpe eylediği için de kavuşur Leyla’sına…

 

Ali Sürmeli
Ali Sürmeli
Film bu. Semir Aslanyürek’in üçüncü filmi Eve Giden Yol 1914. İlk filmi Vagon’u, ikinci filmi ise Şellale idi. Tâbi, Semir Hocanın medyaya verdiği malumata göre Eve Giden Yol Antakya Üçlemesinin ilk filmiymiş.

 

Ama çeşitli maddi zorluklar filmi tehir etmesine sebep olmuş. Öyle olunca da önce Şellale çekilmiş. Beş yıl sonra da bu film geldi. Film için bir hayli zahmete girildiğini söyleyelim hemen: Bu film için Turizm ve Kültür Bakanlığı Sinema Destekleme Fonu’ndan 250.000 YTL alınmış. Filmin bütçesi üç milyon dolar… Film, Antakya ve civarında geçtiği için de oralara gidilmiş, Suriye’nin dört bir yanında çekimler yapılmış.

Yaklaşık 2000 figüran görev almış savaş sahnelerinde. Film için altı yüzün üzerinde kostüm dikilmiş. Başta top arabaları olmak üzere o döneme ait eşyalar yeniden üretilmiş. Giysiler, ehramlar ve takılar için antikacıların yolu arşınlanmış. Hülasa-yı kelam epey bir emek verilmiş filme. Bu yönüyle takdire şayan bir işçilik konulmuş ortaya.

Görüntü yönetmenliğini Eyüp Boz, sanat yönetmenliğini ise Yeşilçam’ın tanıdık ismi M. Ziya Ülkenciler yapmış. Gayet de güzel çalışmışlar. Özellikle sahra çekimleri, savaş sahneleri ve dönemin mimarisindeki estetik ortamı tüm ihtişamı ile gözler önüne sermişler. Dönemin ayrıntıları ihmal edilmemiş, hem kıyafetler hem de yöre (olay Antakya ve civarında geçiyor) ağzı -bazı kusurları, yapmacık söylemleri dışarıda tutarsak- başarılı bir şekilde yansıtılmış.

 

Erdal Beşikçioğlu
Erdal Beşikçioğlu
Filmin hemen başında Mahmut ile sevdiği kızın, Safiye’nin, bir harabede cilveleşmesi, hafif yollu cinsel atraksiyonlarda bulunmaları, pek de beklediğimiz bir başlangıç olmuyor doğrusu. Bu soğuk duş ile seyirciyi –ya da beni- sarsan yönetmen haliyle temponun düştüğü, filmin eksik kaldığı, söylenecek sözün olmadığı araları ya da bir konudan diğerine geçiş için müstehcenliği “parça” olarak kullanmış yargısına varıyorum filmin sonunda. Film boyunca hepi topu üç müstehcen sahneyi öne çıkaracak ya da yiğidin hakkını yiyecek değiliz elbette; ancak kendini izletmeyi başaracak bir filmde bu tür sahnelere gerek var mıdır, onu da size bırakıyoruz.

 

İyi hoş bir film olmuş dediğim gibi… Ama o kadar emeğin meyvesi de böyle olmamalıydı. Film, fonda birinci dünya savaşı yıllarını kullanıyor. Zaten Mahmut’un cepheye gitmesi, askerliği ve cepheden dönüş ile yıl 1914’ten 1918’e gelmiş oluyor. Yani birinci dünya savaşının sonu ve sulhun ilanı… İşin ilginç yanı cepheden bir kahraman olarak değil de “hain” olarak dönmesidir Mahmut’un. Hatta Mahmut ile beraber Şam istasyonunda tutuklanan diğer askerler idam cezasına çarptırılır. Askerlerin kimisi gerçekten firaridir; ancak Mahmut ve yanındaki diğer iki asker esir alındıkları Arapların ve İngilizlerin elinden bir yolunu bularak kaçmış, çölde bin bir zorluğa dayanarak ve kum tepelerini aşarak varmışlardır Şam’a. Hal böyleyken askerlerin tamamını da aynı ceza ile cezalandırmak kararını veren paşa dahi bunu vatanı için yapmanın vermiş olduğu huzurla veriyor. Nitekim öne çıkarak çektiği zorlukları dile getiren Mahmut’un demirci ustasını dahi kafasına sıktığı tek kurşunla hemen oracıkta infaz ediyor. Doğrusunu elbette ki tarihçiler bilecektir, ancak bu tür “sert” bir yönetimin uygulanmış olduğunu düşünmeye zorluyor bizi yönetmen. Osmanlıyı temsil eden bir paşanın bu tür bir fiili irtikâp etmesine akıl vermek mümkün müdür, sormak lazım.

 

Melisa Sözen
Melisa Sözen
Tecavüze uğrayan günahsız, suçsuz kızlara verilen ceza da düşündürücüdür doğrusu. Adı üzerinde tecavüzdür bu, kızların ölüm fermanını bütün bir kasabalının – Derviş ve Mahmut dışında tabii- imzalaması da akıldan uzaktır. Kasabalının tecavüze uğrayan kızların doğuracağı çocukları düşündükçe ölüm kararına biraz daha yaklaştıklarını da ifade edelim. Sonuç itibariyle bu kızlara bir Müslüman çıkıp da el uzatmaz; ama dağ başındaki bir dergâhta yaşayan Alevilerin sahip çıkıyor olması da ilginç bir nokta. Yönetmen ne demeye bunu dile getiriyorsa artık! Mahmut dönüş yolunda son durak olarak ve bu dergâha varır tekrardan ve buraya emanet bıraktığı kızların huzur içinde yaşadığını görür. Tabi sevdiği kız dahi burada ikamet etmektedir. Yetime, fakire, darda kalmışa el uzatmayı inancının bir gereği sayan Müslüman portresi yoktur bu filmde; bu filmde dünyası inancı için var olan Müslüman portresi yoktur, bu filmde “inancı dünyası için var olan Müslüman portresi” vardır.

 

Filmde seyirciyi zirve metafizik gerilim olarak zirve noktaya taşıyacak sahne ise Türk askerinin İngilizlere karşı yaptığı hücumdur. Malzemesi ve cephesi oldukça yetersiz bi ordu askerlerini feda ederek sonuca ulaşmayı deneyecektir. Paşanın sözleri: “Askerlerin yarısını feda ederek kalan yarısını kurtarabiliriz” Bir başka seçenek ise teslim olmaktır. Tabi ki teslim olma seçeneği düşünülmeyecektir bile. Bedenlerin feda edildiği taarruzda bir an bin dört yüz yıl öteye götürür bizi yönetmen: Asker bir elde Türk bayrağı bir elde süngü ile ileri atılır; ancak o vurulur başka bir şehit namzedi devralır bayrağı, biraz sonra o da vurulur ve bir başkası bayrağı yere düşmeden alır eline ve nihayet İngilizlerin bayrağının dikili olduğu tepeye ulaşılmıştır, o bayrak sökülür oradan ve Türk bayrağı takılır. Bayrak dalgalanmaktadır ve kamera yavaşca aşağı kayar: Bayrağı tutan bir askerin kolu kopmuştur ancak kol hala bayrağı sımsıkı kavramış vaziyettedir.

Bu gerilimi filmin devamında sağlayamıyor Semir Aslanyürek. Film sürekli iniş ve çıkışlar arasında gidip geliyor. Ve sonuçta izleyici izlediği filmin bir aşk filmi hissine de kapılmadan ayrılıyor salondan. İzlenen ne bir başarı öyküsü ne bir aşk filmi ne de intikam öyküsü… Ortada bir film var ama tadı yok işte. Fazlasıyla “cold” bir film. İzleyiciyi içine çekmeyen, dışarıda tutan, araya sürekli mesafe koyan bir film. İki saati aşan bir film ve on beş yirmi dakika öyle hızlı kurgulanmış ki sanki “aman film yeterince uzun oldu zaten burada senaryoyu keselim, kısaltalım” demiş birileri izlenimi veriyor film.

Not: Bu arada yazının başlığında yer alan “cold” sözlük anlamı olan “soğuk” karşılığında kullanılmıştır. İkinci olarak da başrollerini Jude Law, Nicole Kidman, Rene Zelwegger’in oynadığı Cold Mountain – Soğuk Dağ filmine telmihte bulunmaktadır. Bu sadece bir tesadüf de olabilir ama iki filmde de fena halde benzeyen temalar, sahneler var.

Filmin Künyesi
Yönetmen-Senaryo: Semir Aslanyürek
Oyuncular: Erdal Beşikçioğlu, Melisa Sözen, Metin Akpınar, Emre Altuğ, Ali Sürmeli, Erdinç Olgaçlı, İrem Altuğ, Ege Aydan
Görüntü Yönetmeni: Eyüp Boz
Sanat yönetmeni: M. Ziya Ülkenciler
Müzik: Engin Düzyol






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın: