< center>
   
 
  Hakkımızda
 


          
 Naci Yengin
Email : tarihistan_net@hotmail.com

Oryantalizm Ve Yerli Kimlik-I-

Osmanlı’nın batılılaşmayı amaç edindiği Lale Devri’nden bu yana devam eden merkez-çevre, halk-aydın arasındaki ayrılıklar uçurum haline gelmiş ve her geçen gün bu uçurumlar daha da artarak günümüz Türkiye ve İslam dünyasının makûs talihiymiş gibi algılanmıştır. İnsanımızın bu karamsarlığı normal bir hayat tarzı gibi algılanmasına neden olmuştur.

Bazı yarı aydınların son dönemde düşünce ve eylemleriyle bağdaşmayan bazı eylemler içerisine girererek sanki günah çıkartırcasına halkla bütünleşme çabaları bir yandan  “Acaba işin içinde bir art niyet olmasın.” dedirtirken öte yandan halkın henüz bu tür yaklaşımlara sıcak bakmaması-güvensizliği ile akamete uğramaya mahkûm gibi görünmektedir.

Aydın ve düşüncelerinin halkın sorunlarını çözeceği ve bu tür girişimlerin halkla bütünleşme amacı taşıdığı yolundaki değerlendirmeler şimdiye kadar yaşanılan tecrübelerden hareketle insanın aklına birtakım art niyetlerin olup olmadığı konusunda endişeleri de beraberinde getirmektedir.

Üzerinde yaşadığımız ülke ve medeniyet temellerine rağmen benimsetilen değerler ve yeni medeniyet çevresine katılma zorunlu girişimi insanımızı yönlendiren ve toplumu yeniden “inşa etme” görevini bihakkın gönüllü olarak üslenen oryantalistleşmiş aydınlara ve merkezi sistemin tutunmaya çalıştığı beynelminel değerlere karşı ister istemez halkın bilinçaltında bir geri çekilme ve yeniden düşünme zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Üzerinde yaşadığımız topraklar ve beslendiğimiz kültürün dokularından filizlenen ve bu  medeniyetin inancını benimseyen insanların değer yargılarının dikkate alınmaması;  çevrenin merkeze ve merkezi oluşturan kesimlere karşı güvensizliğinin temel sebebini oluşturmaktadır.

Cemiyetin hür iradesinin merkeze yansımaması, toplumun sosyal ve siyasi plandan dışlanması yüzyıllarca bunun böyle süregelmesi; Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılından bu güne taşıdığı değerler nedeniyle baskı görmesi, cemiyet hayatında “Merkez fobisi.” diyebileceğimiz bir sorunun oluşmasına neden olmuş gibidir. Son elli yıldır bunun kırılmaya başladığını ancak yine de merkezin kontrolünde gelişen, yönlendirilen bu kırılma düşüncesinin tam anlamıyla amacına ulaşmadığını görmek mümkündür.

Cumhuriyet devrimlerinin üzerinden bu kadar yıl geçti. Bu süre zarfında Türkiye yapısal anlamda birçok değişim ve dönüşümler yaşadı. Sözkonusu değişim ve dönüşüm hareketinin en dikkat çekici yanı cemiyet hayatında yeniden gelişme gösteren ve şehirli nüfusu da içine alan inançlı-geleneksel düşünen eğitimli insanın kendini yeniden tanımlama ve merkeze yönelme;  toplumsal taleplerini elde edebilmek amacıyla kendisine yüklenen  “cahil” yaftasından kurtularak çağdaşlığı ve kalkınmışlığı kendisine rehber edinmesi oldu.  Şehirli insanın arayış içerisinde kendini tanımlamada üst değer olarak benimsediği din ve milli kültürel değerlerini yeniden keşfi yalnız ülkemiz insanı için değil İslam coğrafyasında, hatta tüm semavi dinlerde belirgin bir şekilde görülmektedir. İslam dünyasında daha net olarak belirginleşen toplumun ve insanın kendisini yeniden inşası, insanların henüz  neyi kaybettiklerini tam olarak unutmadıkları,batılı seküler medeniyetin “Geleneksel inanç temeline dayalı medeniyeti.” tam olarak ele geçiremediği dinamik bir anlayışın var olduğunu söylemek mümkündür. Bu dinamikler hiç kuşku yok ki önümüzdeki dönemlerde daha bir netleşecek ve gündemimizi şimdi olduğundan daha fazla meşgul edecektir. Bunda İslam dünyasına dışarıdan gelen etkilerin, beynelminelçıkar gruplarının bölge üzerindeki egemenlik düşüncelerinin de etkili olacağını söylemek mümkündür. Bu etkinin Türkiye’ye ne derecede yansıyacağı-yansıtılacağını zaman gösterecektir. Ancak merkezin ortaya koyduğu ılımlı geçiş denemeleri (DP, ANAP, AKP’nin iktidara gelmeleri...) nin amacının bu geçişi zararsız ya da en az zararla atlatma çabalarının önceden düşünülmüş sonuçları olduğunu ortaya koymak pozitif bir yaklaşım olarak görülmelidir.  Çünkü Türkiye’de İslam ve inanç sahiplerinde görülen değişim diğer Müslüman toplumlarından daha belirgin ve daha sistemli görünmektedir. Eğitim ve toplumsal-kamusal hayatta kendilerine yer edinen Müslüman elit kesimlerinin önümüzdeki dönemde sistemle ne derece barışık yaşayacağı, Müslüman burjuvazinin sistemin nimetlerinden ne derece daha yararlanacağı, palazlanacağı merak konusudur.

 

 

Naci  
YENGİN

.

 

 

 

 

 

Türkiye Üzerinde Amerikan-İngiliz Çatışması!

         Naci YENGİN

 

        Son dönemde Amerika ile İngiltere arasında görülen yakınlaşma ve çıkar birliği II. Dünya Savaşıyla başlar. Ancak her ne kadar dış dünyaya karşı ittifak gibi görünse de aslında iki devlet arasında derin görüş farklarının bulunduğu da bir gerçektir.

         Öncelikle Amerikanın İngiltere’ye karşı bağımsızlık savaşı verdiği unutulmamalıdır. Bunun da ötesinde I. Dünya Savaşı sonunda İngiltere’nin Wilson İlkelerine karşı göstermiş olduğu iki yüzlü politika Amerika’nın çıkarlarını zedelemiştir.

            Temeli XVIII. Yüzyıla kadar giden iki ülke arasındaki çıkar çatışması Özellikle Sömürgeci batılı devletlerin paylaşmak,çıkar sağlamak amacıyla önem verdikleri Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaşmış görünmektedir. Öyle ki,Osmanlı donanmasının Navarin’de yakılarak Yunanistan’a bağımsızlık sağlama da Osmanlıya karşı iki yüzlü politika sürdüren İngiltere ve batılı devletlere karşı Osmanlı yeni donanma siparişini Amerikan şirketlerine vermekten kaçınmayacaktır.

      Osmanlı - İngiltere ilişkileri XIX. Yüzyılın sonlarına kadar  karşılıklı çıkara dayanan,ancak Osmanlı’nın denge politikası gereği Rusya’ya karşı İngilizleri kullanma politikası 1878 Berlin Antlaşmasına kadar sürmüş görünmektedir. Ancak Kıbrıs’ın İngiltere tarafından kiralık-işgali,1856 Paris Antlaşmasında Osmanlı'’a verilen sözlerin tutulmaması, Ermeni, Yahudi,Rum...gibi azınlıkların kışkırtılması;Rusya ile Osmanlıya karşı yapılan gizli Reval Görüşmeleri...Osmanlı ile İngiltere’nin arasını açmış  ve bu durum Osmanlıyı yeni denge ittifaklarına zorlamıştır.

          Bir yandan Almanya diğer yandan  Avrupa’ya yeni açılan Amerika gibi ülkelerle ticari,siyasi ilişkilerini geliştirmeye çalışan Osmanlı Devletinde ilk Amerikan donanmasının görüldüğü tarih 1797’dir.İzmir’e gelen ilk Amerikan donanması umduğunu bulamamış,ancak Osmanlının içinde bulunduğu zor şartlar Amerika’yı bölge ile daha fazla ilgilenmeye zorlamış görünmektedir.1800’lerin başında ise Amerikalılar İskenderiye’dedir.

        Osmanlı halkının Amerika ile ilgili hiçbir bilgisinin bulunmadığı İstanbul’a gelen ilk Amerikan fırkateynine gösterdiği tepkiden anlaşılmaktadır.

       Osmanlı Amerika arasında gelişen ticari ve siyasi ilişkiler 1830’da resmi bir hüviyet kazanacak ve Osmanlı-Amerikan Ticaret Antlaşması imzalanacaktır.

      Amerika’nın Osmanlı üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığı azınlık Ermeniler olmuştur. Ermenilerin Protestan yapılması ve bu yolla misyonerlik çalışmalarını sürdürme politikası Ermeni ve Amerikan okullarının Osmanlı topraklarında açılmasıyla daha bir hız kazanmış görünmektedir.1820’de İzmir’de başlayan Amerikan okulları, 1900’lerin başında 11500 personel 417 okul olmak üzere Avrupa devletleri arasında ilk sırada yer alıyordu.

          Amerika’nın Osmanlı üzerinde eğitim ve Ermenileri kullanmanın yanı sıra ticari amaçlar güttüğü de bir gerçektir. Özellikle Doğu Anadolu üzerinde Ermenilerin kullanılmasının İngilizlere karşı bir açılım politikası ve XX. Yüz yılın başlarında önemi anlaşılan petrol bölgelerine yakın olma politikaları gerçek amaçlarını ortaya koymaktadır.

         Chester Projesi

 

       “1900 yılında İstanbul’a gelen bir (Amerikan)savaş gemisi kaptanı olan M. Chester’in yaptığı bazı temaslardan sonra,Osmanlı Devletindeki iş ve yatırım imkanları dikkat çekmiştir. Ancak bu husustaki ilk teşebbüs imkanını 1908 II. Meşrutiyetin ilanından sonra elde edebilmişti. Çünkü ittihat Terakkiciler Doğu ve Güneydoğu Anadolu demiryolu yapımına büyük önem veriyordu. Bu sebeple M.Chester,İstanbul Hükümetine ve Meclis-i Mebusan’a baş vurup,tasarlanan demiryollarını kendisinin yapabileceğini bildirdiği gibi ,projeyi gerçekleştirmek için bir de “Ottoman-Amerikan Development Company”(O.A.D.C) adlı bir şirket kurdu. Chester’in bu teşebbüsü Amerikan başkanı tarafından da desteklendi.

           Proje,Doğu Anadolu demiryollarının, ana hat Sivas’tan,Samsun üzerinden Karadeniz’e, Harput (Elazığ)-Ergani-Musul-Kerkük üzerinden Süleymaniye’ ye, Bitlis üzerinden Van’a ve Halep üzerinden Akdeniz’e ulaşmasını öngörüyordu.

            Amerika’nın bölge ile ilgili çalışmalarının yanı sıra İngiltere’nin de  Amerika’ya karşı bölgeyi bırakma niyeti yoktur. İngiltere’nin bölgeye yönelik politikaları  bölgenin zengin maden kaynaklarını kullanmak amacıyla Araplar,Yahudileri kışkırtmak,Süveyş Kanalı Projesiyle (1869) gibi projelerle bölge ekonomisini tek başına ele geçirmek ve de Hindistan sömürge yollarının güvenliğini sağlama...gibi politikalarda özetlenebilir.

           Amerikan şirketi 99 yıllığına bölgede demiryollarını işletecek,2000 Km.lik yol güzergahında 20 Km.lik alanda maden arama ve işletme hakkına sahip olacaktır. Burada Musul Petrolleri de proje kapsamı içerisindedir.

        Osmanlı Mebusan Meclisi projeye Çhester firmasının teklifi üzerine aynı isimle ela alır. Maliye Nazırı Hulusi Bey ve Sadrazam Sait Paşa Hükümet projeye karşı çekimser davranır ve ABD projeyi geri çeker.

         Amerika’nın I. Dünya Savaşında İngiltere’nin yanında yer alması projenin I. TBMM’ne kadar aksamasına neden olur. Savaş yıllarında Amerika’nın Ermenilere karşı izlediği taraflı politika amacına ulaşamamış ve Amerikanın  Erzurum Kongresine ‘Manda ve Himaye’ teklifi için General Harbord da Atatürk’le görüştürmesi aynı amaçlar etrafında değerlendirilecektir.  Her ne kadar Sivas Kongresinde Mandacılık sorunu tam olarak reddedildiyse de manda yanlılarının TBMM üst kademelerinde görev yapan kurucular olması garip karşılanacaktır.

         Gerek Anadolu’daki  Milli Mücadele hükümet gerekse Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kabul ettiği ‘ Milli Sınırlar’ içerisinde yer alan Musul-Kerkük bölgesi ABD’nin TBMM’ye olan ilgisini arttırmış,hatta bu amaçla Amerika Ermeni tezini ısrarla savunmasına karşı Yeni Hükümeti küstürmemek amacıyla Ermenilere karşı TBMM’nin izlediği politikaya ses çıkarmamıştır.

            Eylül 1922’de Ankara’ya gelen yeni ABD temsilcisi Arthur Chester ile Clayton-Kennedy yeniden Musul-Kerkük petrollerini masaya yatırmışlardır. Hatta 17 Şubat 1923’de toplanan İzmir İktisat Kongresinde yabancı yatırımlara karşı gösterilen ılımlı yaklaşımlar bir yandan Devletçi ekonomi ile çelişirken diğer yandan da Atatürk’ün Amerikan Milletine karşı yayınladığı bildiri de ‘Türk halkına kalbinizi açı’ diyerek bu konuda  Amerika’ya sıcak baktığını göstermiştir.

           Lozan barış Antlaşması öncesi Amerika ile imzalanan ekonomik ve Musul  projesi Türk Hükümetinin dış politika atağı ve başarı olarak görülmekteydi. Öyle ki Amerika Lozan’da Türkiye’yi destekleyecek ve İngiltere’ye karşı Musul konusunda Türk tezine destek verecektir.

 Lozan’da netleşmeyen ve İngiltere ile dokuz ay içerisinde çözülmesine kara verilen Musul sorununa karşı Amerika desteğini sürdürmüştür.

  İngiltere’nin Amerika’ya karşı izlediği Ortadoğu politikasından Türkiye de kendine düşen paya almış ve bölgedeki Amerikan-İngiliz çıkar çatışması nedeniyle Musul elden çıkmıştır.

         İngiltere’nin Musul’u alabilmek amacıyla Hakkari’de Nasturi,Bingöl’de Şeyh Sait İsyanlarını kışkırtmış,ekonomik ve silah yardımında bulunmuştur. İsyanların yarattığı olumsuzluklar Türk Dış politikasını tıkamış ve İngiltere’nin güdümünde politika geliştiren  Milletler Cemiyetinin baskıları ile 5 Haziran 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması ile Musul-Kerkük’te İngiliz manda yönetimi kabul edilmiş ve bölge elimizden çıkmıştır.

            Amerika’nın Musul’un İngilizlere geçmesine karşın ilk tepkisi Lozan’ı tanımamak olmuş ancak zamanla Musul’un elde edilemeyeceğini,  Chester Projesinin amacına ulaşamayacağını anlayan Amerika projeden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Türk Amerikan ilişkileri 1927’de yeniden normalleşmiş büyükelçi Mazhar Müfit’in çabalarıyla ilişkiler normal seyrine girmiştir.

 

Naci Yengin

tarihistan_net@hotmail.com

 

Oryantalizm Ve Yerli Kimlik-II-

Son dönemlerde yeniden ivme kazanan İslam’la ilgili oryantalist çalışmaların yapısı,niteliği ve amaçları gibi konular ister istemez Türkiy’yi de yakından ilgilendirmektedir. Daha önce de yayımladığımız “Oryantalizm ve Yerli Aydın”(1) hakkındaki gözlem ve düşüncelerimizi vermeye çalışmaktan başka bir amacı olmayan bu yazının ana eksenini Türkiye oluşturmaktadır.

Türkiye üzerinde Osmanlı dağılma döneminde başlayan ve 1950’den sonra yeniden arttığı görülen İslam ve yerel kültürün oryantalizm disipliniyle değerlendirilmesi çalışmaları son dönemde yeniden hız kazanmışa benziyor. Ve üstelik bu tür araştırmalar da rağbet görüyor. Özellikle 2000’li yıllara girdiğimiz dönemde konu ile ilgili araştırmalarını yayımlayanların sayısı azımsanmayacak kadar arttı. Yazılı kaynakların yanı sıra görsel ve işitsel yayın organlarını sarmış görülen bu durumun zararlarını şimdilik göz ardı edecek olursak yararlarını görmezlikten gelmek mümkün değildir. Ancak hemen şunu da ifade etmek gerekir ki gerçeklikten uzak sığ değerlendirmeler ve tek taraflı yorumların çoğu zaman bir art niyeti barındırdığı unutulmamalıdır.

Düşüncelerimizi somuta indirgersek ortaya şöyle bir tablonun çıkması muhtemeldir: İslam coğrafyası ve az geliştirilmiş ülkelerde merkezi ellerinde bulunduran sosyal,siyasi ve ekonomik güç dengeleri,bunların bağlı bulunduğu batılı kurum ve kuruluşların yönlendirmelerine göre hareketlerini tanzim etme gereği duymakta ve  bu doğrultuda iç ve dış politikalarını belirlemektedirler. Sözü edilen durum elbette ki son birkaç yılın bir ürünü değildir. Özellikle düşünsel planda, kültürel alanlarda uzun bir tarihsel süreçten günümüze yansıyan bu tür anlayış ve uygulamarın; sosyal ve siyasal hareket normlarının derinliklerinde Batı ve temsil ettiği kültür kodlarının etkileri büyüktür.

Avrupa’nın İslam ve henüz sanayileşmemiş toplum ve coğrafyalar üzerindeki pazar payını artırma ana düşüncesini destekleyen siyasal ve kültürel hegomanik düşüncelerinin dünyayı ele geçirme şeklinde yorumlanması ve bu çerçevede oryantalizmin yeniden değerlendirilmesi bizim gibi kendine has kültür taşıyan coğrafyalar için zorunluluk olarak görülmelidir. Avrupa için pazar niteliği taşıyan ülkeler üzerindeki çalışmalarının bel kemiğini oluşturan iktisadi planlarının devam edebilmesi için sömürgeleştirilmiş ve sömürgeci mantığı benimsemiş ülkelerdeki Batıcılaşmacı sistemlerin devam etmesi gerekmektedir. Bu çerçevede İslam dünyasında artış gösteren konu ile ilgili çalışmaların daha da artacağını, sistemin toplum kesimlerinin ılımlılaştırılmış geleneksel kültürünü taşıyan siyasi elitlere teslim edileceğini düşünmek hiç de komplo teorisi değildir. Aksine bu coğrafya insanı bunu son elli yıldır yaşayarak görmektedir.  

İslam ve onun icracısı durumundaki inanların, tarihsel olarak İslam medeniyetiyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilenenleri yakından alakadar eden oryantalist çalışmalar ve bu çerçeve etrafında kurulan sistemlerin benimsediği değerler günümüzde daha bir dikkat çekmektedir. Bu dikkat çekme ve geleneksel kültürü benimseyenlerin ilgisi bazen  negatif sonuçlar doğursa da pozitif sonuçlarının halka yansıması daha bir önemli olacaktır.

Avrupa’nın İslam karşısındaki ezilmişliğini silah gücüyle ortadan kaldıramayınca başvurduğu en önemli ve en klasik yol olan içten, dini-sosyal hayatın bozulması amacıyla uygulamaya koyduğu oryantalizm disiplininin somut olarak görüldüğü dönem Haçlı Seferleri’dir. “Bu bilim dalı kilise tarafından tesis edilmiş, maddi kaynağı yine kilise tarafından karşılanmıştır. Oryantalizmin çıkış amacı doğu toplumlarının her sahada sömürülebilmesi amacını taşır.”(2)

Oryantalist düşüncenin İslam dünyası ile ilgili çalışmaları Haçlı Seferleri, İstanbul’un Fethi, Endülüs Emevi Devleti gibi Avrupa’daki İslam kültürünün ortadan kaldırılması gibi olay ve tarihlerde misyonerlik yoluyla ferdi çalışmalar, bu tarihten sonra ise sistematik bir şekilde oryantalizm disiplini içerisinde  örgütlü olarak günümüze kadar devam ettirilmiştir. İngiltere, Hollanda, Fransa, ABD gibi ülkelerin desteği ile geniş bir araştırmacı ordusuyla Şarkiyatçılık, Doğubilimciliği, Oryantaliz veya Cemil Meriç’in ifadesiyle “Sömürgeciliğin Keşif Kolu.” Olarak müsteşrik ya da onların mantığını taşıyan yerli müsteşrikler tarafından devam ettirilmiştir. “Müsteşrik, doğu irfanı ile uğraşan Avrupalıların kendilerine verdikleri isim. Aynı mevzu üzerinde çalışan bir Osmanlıya bu ismin verilmesi caiz değildir. Biz son devir muharrirleri, Maarif-i garbiyeyi Şark’a ithale çalışan birer müstağribiz.”(3)

 “Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat müstağrip. Edebiyatımız bir gölge –edebiyat; düşüncemiz bir gölge-düşünce. Üç edebi nevi itibardadır. Taklit, intihal, tercüme.

Ama zirvelerin hiçbirini tanımıyorduk. Avrupa’yı Avrupa yapan düşünce fetihleriyle temasımız yasaktı. Haşet Kitabevinden ibaretti Avrupa’mız. Girdapları olmayan bir kıta, tezatsız ve tek boyutlu; bir kartpostal Avrupa’sı. Coğrafyamızda tek kıta vardı,kafamızdaki tek yarım küre. Türkçe birer Fransızdık.”(4)

Oryantalizm konusunda kapsamlı çalışmasıyla tanınan Edward Said’in bu bilim dalının ana gayesini ortaya koyuşu şöyle: “Avrupa kültürünün doğuyu yönetmek için,hatta yeniden canlandırmak, siyaset, sosyoloji, askerlik, ideoloji, bilim ve hayal gücü alanlarında,ona yön vermek için kullandığı ileri ölçülerde sistemleştirilmiş bir disiplin...”(5) dir. Bu satırlarla üzerinde yaşadığımız coğrafyanın ilgisi olmadığını düşünmek mümkün değildir. Bu ilgi öylesine içimize işlemiştir ki,her gün basın yayın organlarında, evlerimizde bizleri haber, bilgi, anlayış, ideoloji bombardımanına tutan felsefe ile oryantalist görüş ve düşüncelerinin tıpatıp uygunluk göstermesi ülkemiz üzerindeki önemli çalışmaların gün ışığına çıkmasını sağlamaktadır. Burada  oryantalizmin kültürel emperyalizm ve sömürgeci hedeflerini, ülkelerin tarih, sosyal ve siyasi alanlardaki çalışmalarını gerçekleştirme ve beynelminel dünya düzeni içerisinde kalınmasının istendiğini uzun uzadıya anlatacak değiliz. Sadece Osmanlı Devleti’nin yıkılış dönemi örneğini vermek ve bunda Avrupa ordularının silah ve teknolojik üstünlüğünün ötesinde Osmanlı aydın-elit kadrosunun fikirsel çöküşünün, Avrupa karşısında beyinlerin teslimiyetçi anlayışı benimsediğini; sömürgeleşmeyi gönüllü olarak benimseyen beyinlerin öncelikle Osmanlıyı yıktığını vurgulamadan geçemeyiz.  Avrupa karşısında “Müstağriplik” kompleksinin bir türlü atılamamış olmasıdır ki devletin yüksek ideal ve moral değerlerinin yok olmasına ortam hazırlamış ve bu durum zaman içerisinde cemiyetin bir hastalığı olarak toplumu çöküşe sürüklemiş görünmektedir. Hatta Jöntürk aydınlarının Avrupa’nın düşünce ve kültürel dinamikleriyle hareket etmeye başlaması sonucudur ki, Osmanlı Devleti adeta aydınları tarafından tarihe gömülmüştür.

 


 Naci Yengin


        

Mehmet Naci’nin Kitaplarında Aşk Teması   

 

      Ayten Durdu

      Edebiyat Eleştirmeni

      

      İlk insandan günümüze üzerinde en çok konuşulan konuların başında gelen aşk;tutkuyla inanma,bağlanma ve tutkuyla sevme anlamında da kullanılabilen görece bir kavram olarak  her dem tazeliğini korumaktadır.

      Her ne kadar aşk temasını Mehmet Naci’nin çalışmaları ekseninde ele almayı çalışıyorsak ta konu ile ilgili ele aldığımız yazarı etkileyen,genelde aşk üzerinde eser veren, düşüncelerini ortaya koyan herkesin etkilendiği   Yunus Emre’den Fuzuli’ye... Mevlana’ya kadar toplumun derinliklerini oluşturanlarla  ele aldığımız yazarın dinamiklerini karşılaştırma yapmadığımızı vurgulamalıyız. Ancak ister istemez satırlarımız bizi ortaklıklara,etkileşimlere de götürecektir.        

      İnsanla ortaya çıkan,insanla büyüyen ve insanla gelişen aşk Ferhad’a dağları deldirmiş,Kerem’i yakıp kül eylemiş,Nesimi’ye derisini yüzdürmüş...deryalara yol eylemiş ve firavuna boyun eğdirmiş yüce bir düşüncenin üç harflik şifreli kelimelerinden oluşmaktadır.

      Aşk,güzel olandan daha güzel alana ulaşabilmenin bir arayışıdır aslında. Kimilerine göre Kaf Dağının ardındaki Zümrüd-ü Anka Kuşu,kimilerine göre    Mutlak Aşk’a         ulaşabilmenin keyfi olmuştur. Sanat olmuş,kültür olmuş,uygarlıkların kuruluşunda harç olmuş...Yunus’un ifadesiyle “Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevmenin” sırrı olmuştur.

      Beşeri olandan ilahi olana ulaşma coşkusu olan aşk  popüler kültürün beşerileştirdiği bayağı kavramlar arasında itilip kakılmış ve özünü yitirmeye başlamıştır. Bu anlamda gerçek aşkın toplumları etkileyen,harç görevi gören ve medeniyetlerin farklılaşmasını sağlayan önemli bir görev ifa ettiğini de belirtmek yerinde olacaktır.

       Aşkın dile getirilişini özetledikten sonra asıl üzerinde durmak istediğimiz Mehmet Naci’nin eserlerinde aşk temasını vermek olacaktır.

      “Satır Arası Aşk”*,  “Postal Ülkesinde Aşk”**çalışmaları üzerinde yatığımız karşılaştırmalı çalışmamızda eserleri genel olarak ele alıp “aşk” kavramı üzerinde yoğunlaşacağız.

      Mehmet Naci Manisa-Salihli-Akören Köyünde doğdu. İlk yazısını  Yeni Düşünce Gazetesinde yayımladı. Manisa Teknik Lisesinden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi. Kamu ve özel kurumlarda eğitimcilik,idarecilik yaptı. Bir dönem “Yörünge”dergisinde yazar ve muhabir olarak çalıştı. Yeni Şafak, Vakit, Objektif, Yeryüzü,Kardelen,Üsküdar Bülten,Nehir,Kitap Haber, Editör,Okumuş Adam,Zaman...Olay gibi günlük haftalık,aylık basın organlarında deneme,araştırma ve şiirleri yayınlandı. Şamil İslam Ansiklopedisinin yayımlanmasına katkı sağladı.

      Yazarın yayınlanacağı bildirilen kitabı “Türkiye’de Ulus Devletin Dinamikleri”çalışmasıyla birlikte toplam beş eseri yayımlandı.

      Burada ele almaya çalıştığımız Mehmet Naci’nin biyografisinden ziyade iki eserinden yola çıkarak aşk kavramı üzerinde yoğunlaşmak olacaktır.

      “Satır Arası Aşk”istek ve isteksizliğin,karar ve karasızlık ikilemlerinin çatışmasıyla oluşan bir arayışın ürünüdür denilebilir. Bir ihtiyaçla ulaşılmak istenen,inanç ve umutla başlayan bir aşkın aranışı satırlar. Kitabın ilk bölümleri incelendiğinde  insanın kendisini ve duygularını sorgulaması,güvensizlik,kuşku öğelerini görmek mümkündür. Ancak zıtlıkların çatışmasından doğan bir karalılık halinin de ortaya konulduğu satırların yazarın ince ve keskin bir çizgide ilerlediğini ortaya koymaktadır. “Kendimin sonu olacak.” “Çıktık yola, dönüşü olmayacak.”(s.5) gibi satırlarda farklı,popülerize edilen aşktan öte bir aşk arayışının belirtilerini görmek mümkün.

      “Sana nasıl sunacağım içimdeki seni.” “Güneyin sahilsiz,insansız ve sensiz kaldırımlarını bir it edasıyla karışladım.” (s.6) İçerikle bağlantılı olarak anlatıcıdaki üslup başlarda bir monolog şeklindedir. Ancak bu monoloğu içsel bir diyalog takip eder. Üçüncü bir kişinin varlığı varsayılarak kaynağı tek kişiye  dayalı üçlü bir anlatım üslubu dikkat çekicidir.

      Anlatıcı birey “bendeki benle” bir diyalog geliştirir. “Sana nasıl sunayım içimdeki seni.” “İçime girmiş benliğin.”(s.5)

      Görüleceği gibi anlatıcı birey sevgiliye olan özlemini yoğun duygularla dile getirirken bu belirtilen tamamıyla bir aşk ve sevgili portresi çizmez.  Onuncu sayfada özlem ve sevgi duyulan bir kadın göze çarpıyorsa da aslında kullanılan ifadelerin birey ve kadını da aşan özlem ve beklentiler olduğunu gözler önüne sermektedir. “Sadece bana,sadece hayallerime gelen  yabancı,hiçbir ortağı olmayan bakir.” “Sakladığım kimliklerimi bir sana bir de hayallerime verdim.” (s.6)

      Sayfa dokuzdaki duygu halinin anlatıcıda özlem duyulan sevgiliden bağımsız olduğu dikkat çekmektedir. Sevgiliye yakınlaştığında aslında gerçek arayışının bu olmadığını farkına varan anlatıcı hayalinde farklı ölçülerde ve kimliklerde kurguladığı sevginin,aşkın arayışındadır. Sığınıp bütün benliği ile tabi olmak istediği bir sevgili arayışının eseri gibidir satırlar bir baştan ötekine.

      “Rüzgarlar...çekingenlikler alıp götürüyor beni senden.”(s.9) “İşte varsın,yanımdasın,yaşıyorsun. Çılgın bakirem değilsin. Yaşıyorsun. Varlığın yokluk yaratıyor ruhumda.”(s.10)

      Anlatıcının hayal dünyasında ulaşması güç kimlik ve kişilikle yarattığı bir sevgiliden söz etmek mümkündür. Sevgiliden uzak olduğu zaman aşkın en yoğun hallerini  duygularında düşüncelerinde yaşayan anlatıcı bir erkek kimliğindedir. Genel,alışılmış ölçüler dikkate alındığında erkeğin buyurganlıkla eşdeğer olduğunu,ancak kitapta anlatıcı,aşık olan tabi olmayı ister. Her dert ve keder karşında sevgilisine sığınmak. Fırtınadan,dolu ve borandan kaçmak için bir sığınak bir liman gibi sığınacak bir menzil bulmak...Anlatıcının bu anlamda aşka yüklediği erkek misyonu buyurgan değil aksine sığınma iç güdüsüyle hareket eden özelliğe sahiptir. Günlük ilişkilerinde sıradanlaşan aşk anlayışından uzak durma çabası anlatıcıda kendini belirgin bir şekilde hissettirmektedir. Bu ayrımın farkında olan anlatıcı çelişkiler ikliminden epeyce yararlanmış görünmektedir. “Sana aşık olmam mümkün değil. Yapamam bunu. Yapmamalıyım. Farklı tenler aynı bedende yaşamaz.”(s.11)

      Aşıkın aşk seyrine bakıldığında somuttan soyut bir aşk arayışı eğilimi dikkat çekici bir şekilde belirgindir. Bazen aşk anlayışı ve arayışı anlatıcıya yetmez. Öyle ki,hayallerde yaşayan ve büyütülen farklı aşk ve sevdalar da satırları zenginleştirmektedir. “Ulaşılmayacak kadar kimlikler yarattım kendime. Başka mevsimlerde derlediğim çiçekleri toplamak ve onların baharlarında yaşamak belki de.”(s.12)

      Yukarıdaki satırlardan da anlaşılacağı üzere aşk öyle kolay ulaşılacak bir duygu değildir. Aranan ve çok istenen aşk hayallerde yaşayandır. Zira hayallerdeki aşk sınırsızdır. Bireyi ardından sürükleyen bu duygunun insanı yeni dünyalara,yeni kimliklere doğru uçurması için öyle özel çabaya da ihtiyaç duyulmaz çoğu zaman.

      Tarihin hiçbir döneminde belki de aşktan,sevgiden uzakta bir başka dönem yaşamamıştır insanoğlu. Belki de Mehmet Naci’nin üzerinde durduğu ve yüzyıllarca unutturulmaya yüz tutmuş bu tür gerçek aşklara duyduğumuz özlemdir bizi yazara götüren nedenler.

      Elbette ki yazar bir Mevlana,bir Yunus Emre  değildir ancak çok önemli bir dönemde ve çok önemli bir yerde duran kitaplarıyla işlenen temalar bizi yüzyıllar öncesine götürür.

      Bizi biz yapan,bizi bu günlere getiren bize moral,inanç güç veren;bizleri benzerliklerimizden ayıran,farklılaştıran,benzersiz kılan aşk duygusunun gerçekliği değil de nedir?

      Aşk olarak bellediğimiz veya belletilen,aşk olarak inandığımız yaşadığımız hayat veya günümüzün beynelminel popüler aşkı bizlere yeni ufuklar açmıyor. Bizlere gerçek aşka götürmüyor. Mehmet Naci bu yönüyle ayrılıyor  genel kabul görmüş aşkı konu edinen yazarlardan.

      Yazar aşkı aranması gereken yüce bir kuvvet olarak ele alıyor. Aşka belirleyici bir rol veriliyor satırla boyu. Anlatıcıya göre aşk sadece bedensel hazlar alabileceğimiz bir duygu olmamalıdır. Aşk isteği ve arayışı bir amaca yönelme ile karşı karşıyadır. Sanırım dünle bugünü ve geleceği birleştirmeye çalışan;çağdaş olanla geleneksel olanı harmanlayan kutsallın peşindedir anlatıcı.  Bence anlatıcının ele aldığı kavramın derinliği günümüz insanının kaybetmeye yüz tuttuğu,toplumun her geçen gün bağlarının zayıfladığı,insana dair öğelere sahip çıkılmış olması da ayrı bir önem taşımaktadır Mehmet Naci’de.

      Her iki kitap ta ayrı ayrı incelendiğinde ortaya çıkan mesaj aynıdır. Yunus Emre’nin aşka dair tanımlamalarının yansımalarını görmek mümkündür. Yunusun İlahi aşkının gücü yine kendisindedir. Ve İlahi bir sığınmadır... “O bir dilberdir yoktur nişanı/nişan alır mısın nişandan içeri/Nereye bakar insan dopdolusun/seni nerede koyam benden içeri/ Süleyman kuş dili bilir dediler/Süleyman var Süleymandan içeri...”  “Müslüm Yunus biçareyem,baştan aşağı yareyem,dost ilinden avereyem,gel gör beni aşk neyledi...”

      Yazar kitaplarının büyük bölümünde üslup yönünden tek bir kişiye dayalı aşk üzerinde dururken bu kişinin  anlatılan kişinin yaşayan,canlı bir  varlık olmayabilmektedir. Zira yazar aşkı öylesine yüceltmiştir ki bu durum ancak Yunus Emre’nin üslubu ve Necip Fazılın şiir diline benzetilebilir. Zıtlıklardan anlam bütünlüğü çıkaran  yazar bu yönüyle Necip Fazılla örtüşmektedir. Uzaklaşan benlik,karamsarlıklar ve özellikle kaldırımlar...Necip Fazıl etkisini ortaya koymaktadır.  Dil içinden dil oluşturma kaygısı temanın satırları aşma isteğini de beraberinde getiriyor.

      Üslup özelliklerini vermeye çalıştığımız yazarın aşk temasına geri dönebiliriz.

      Yazar aşk arayışında ilk bakışta bir kadın ve bir erkek özgülünde yeni bir yaşam düzeni kurmak uğraşındadırlar. Duygusal yönü ağır basan,hayal dünyası geniş,sıradan ilişkilerden ziyade sevgiye önem veren bir insan tipi öne çıkıyor satırlarda. Ancak iki insanın sevgi beraberliğinin aşk arayışında yeterli olmadığını görmek sanırız yazarın Mutlak Aşk’a ulaşma arayışından başka bir anlam olamaz. “Seninle olmak yalnızlığımı gidermeye,sorunlarımı çözmeye yetmiyor.” “Aşk ısrarcı olmaktır biraz da. Hep iyiyi daha iyiyi aramaktır.” Yazar bu tür anlatımlarla adeta temel kavram ve içeriği ortaya koymanın zeminini oluşturmaya çalışmış gibidir. Çünkü  mevcut ilişki düzeneklerinin anlatıcıyı ikna etmediği,gerçek arayışın bu olmadığı görülmektedir. “Aşkı tanımamak Tanrı tanımamakla eşdeğer tutulabilir mi? Birbirinden ayrı tutulan kutsallıkları birleştirmeliyim. Hayatın anlamının dolu dolu yaşanması için yapmalıyım bunu.” (s.50) Bu satırlar olgunlaşmış bir aşk duygusu ve gerçeğin ifadeleri olarak görülebilir yazarda.

      Tasavvuf Edebiyatında işlenen  aşk temasıyla benzerlik,belki de özde ayniyet ifade ediyor. Beşeri aşktan İlahi aşk yolculuğuna yönelmenin satırlara yansıyan yüzünü görebiliyoruz Mehmet Naci’de.

 

      Tasavvuf İnanışı:

      Allah evreni kendi yüceliğini yansıtmak için yaratmıştır. Tasavvufun esası mutlak ve tek olan Allah’tır. Evrendeki bütün varlıklar Mutlak Varlığın çeşitli görünüşleridir. Allah’ın varlığı mutlak varlık ve mutlak gerçekliktir. Mutlak Varlıktan bir  parça olan insanı Allah’a ulaştıracak tek araç ise Aşk’tır.

      Satır Arası Aşk’ın son bölümünde aşk anlayışının gerçek mecrasına doğru aktığını,olgunlaştığını görmekteyiz. Anlatıcı aşık olmanın zorluklarının bilincindedir. Aşk ve aşığın ciddiyetinde olan anlatıcı bu duyguya karşı uzak durma e kenardan seyretme gibi pasif bir eylem içerisindedir. “ Ben yaşamıyor seyrediyorum. Oyuna girmiyor kenardan sonumu merak ediyorum.”

      Aşk kavramının başlık olarak kullanıldığı  “Postal Ülkesinde Aşk” ve “Satır Arası Aşk” kitaplarında karmaşayı yaşayan bir insanın belirsizliklerden sıyrılıp Mutlak Aşk’a doğru yöneldiğini görmek mümkündür.

 

*Mehmet Naci,Satır Arası Aşk,Birey Yayınları,İstanbul  Ekim  2003

**Mehmet Naci,Postal Ülkesinde Aşk, Bir Harf Yayınları,İstanbul Kasım 2004

 

 

 

 

 

 

 

 

                            Geride Bırakılanlar,

         Şiir Çiçekleri Ya da “Postal Ülkesinde Aşk”

 

       Dr. Mehmet Yılmaz

 

      Kimi yerlerinde biyografik bilgilerin ağırlıkta olduğu,askerlik günlerinin sevgi ve özlemle yoğrulduğu bir eser “Postal Ülkesinde Aşk”*.

      Tutkulu bekl

eyişlerin,yalnızlığın ruha getirdiği yükün altında daralan,ezilen insanların akıcı bir dille anlatıldığı “Postal Ülkesinde Aşk”ta günlük hayatımızda farkına varamadığımız,üzerinde durmaya gerek duymadığımız;oysa bizi biz yapan insani niteliklerimiz var.

      Eser zorunlu bir ayrılık kapıya dayanmışsa-ayrılığı kendisini siz yaşayacaksınız ama-geride kelenler;eş,çocuklar için “ayrılık” bir işkenceye dönüşür. Özellikle çocukların ne şekilde ayrılıktan etkilendiği başarılı ruh çözümlemeleriyle verilmiş. Yazarın bir önceki çalışmasına göre (Satır Arası Aşk) bu çalışmada daha sade,daha yalın bir anlatım sergilenmiş;uzun felsefi söylemler yok.

      Aşkın çok ciddi bir sektöre dönüştürüldüğü ,aşk kavramının içinin boşaltılarak yazarından, şairinden telefon satıcısına kadar herkesin mamulünü satmak için aşkı kullandığı günümüzde  Mehmet Naci bunların tümünü elinin tersiyle itiyor. O,şöyle ya da böyle-ama her halükarda- sahici olanın peşine düşüyor. Gündelik hayatın karmaşasına aldanıp aşkı ıskalayanlara sesleniyor. 

      Kitaptan: “Güneşin aniden gidivermesi gibi,gitti her şey. Nefeslerin son damlası,karanlık sis bulutu dağ yamaçları,sonbahar iklimi bitti. Aniden günlerin gidivermesi avuçlarımızdan,Üsküdar-Eminönü vapurundan atılan hayat simitleridir çocuklara. Oltaya takılan uskumru dansı aniden bitti. Nefeslerin son damlası çekildi yüreklerden.”(s.147)

      “Küçük ve kırılgan ince beyaz gövdene sarılı kollarım yeni ve taze ilkbahar kokularıyla körpe gülüşler arasında sesini unutur;ay yüzünü aramaktan vazgeçer diye kalbimi ve cümlelerimi ateşe atıp evden çıkıyorum.”(s.200)

 

      *Mehmet Naci,Postal Ülkesinde Aşk,Bir Harf Yayınları,İstanbul. Kasım 2004

 

 

 

 

 

               Postallardan Büyülü Sözler Yazmak

 

      “Cam kavanoz içinde büyülü sözler yazsam ve sana yollasam alır mısın?”

      Mehmet Naci yine bir “Aşk” kitabıyla karşımızda. “Satır Arası Aşk” sonra “Postal Ülkesinde Aşk” dedi okurlarına.  Ekim 2003’ten sonra Kasım 2004’te yine merhaba dedi yazın dünyasına.

      Herkesin,eline kalem alıp daldığı bu meydana çıkmak kolay değil.  Ancak içinizdeki dürtü sizi rahat bırakmıyorsa zorunlu olarak o sese cevap veriyorsunuz ve diyorsunuz ki: “Hayat ayların ve yılların sancılarıyla dört mevsimin iklimleri arasına sıkışmış;gerilerde bir yerlerde kalan  küllenmiş duyguların bu güne kattığı anlamlar bütünüdür. Siyah beyaz bir film şeridinin başlangıç ve bitişi arasında kalmış kimliklerin serüveni. Ne daha uzun ne daha kısa.  İki zaman dilimi arasına sıkışan kısacık  bir iklimdir yaşadığımız hayat.”(s.11)

      Bu kısa hayat serüvenini başkalarıyla da paylaşmak istemiş Mehmet Naci. Bir anı-roman tarzına yakışan üslubuyla askerlik günlerinin panoramasını çıkarıyor “Postal Ülkesinde Aşk”ta.

      Bireysel bir hizmet gibi görülen askerliğin yansımaları vuruyor geride kalan çocukların ve  eşin üzerine. Çocukların dünyası ve ayrı kalanların hissettiklerinden de bölümler buluyoruz kitapta. Seven,sevilen ve özlenen bir askerin hissettiklerini yüreğinizde duyuyorsunuz. Sizin de bir parçanız haline geliyor eserin baş kişisi.

      Sivil hayatla askerlik günlerinin gel- gitlerini takip ediyorsunuz.                        Askerlikle ilgili terminoloji sizi de çepeçevre sarıyor:

      “Ay batmak üzere geceye.

       Ay battı./Gece sabaha nöbet tutuyor.

       Amasya’dayım.”  

      Mehmet Naci gözlem gücünü kullanarak etrafında olan biteni dikkatli bir süzgeçten geçirerek kişiliklerin fotoğrafını sunuyor okuyucuya. Herkesin tanıdık bildik suretler bunlar.

      Zaman zaman anlatımını şiirle de zenginleştirmiş Mehmet Naci :

    

        “Şiir Çiçekleri

      Ve sonra

Yazamadığım şiirlerin son satırlarını

Çocukların gözyaşı yağmurlarına katarak

Koşturamadım.

Bu dağlar ve ufuksuz şehirler

Nöbet yağmurlarına tutsak

Onca günün dumanları arasında

Güllerimi savuramadım.

....

      Elbette şairanelik sadece şiir dizelerinde yok. Kitabın birçok yeri,birçok satırı bizi yakalıyor ve kendine çekiyor. Satırların arasında kendimizi buluyoruz. Zaman zaman bocalayan,hayatın bunaltıcı yükü altında ezilen kahraman bizden bir anı aktarıyor. Yalnız kalanlarımız,yola gidenlerimiz,yoldan dönenlerimiz,kavuşanlarımız,kavuşamayanlarımız kendilerine seslenildiğini hissediyorlar.

      Kitap sizi size anlatıyor:

“Okuduğum satırlarda yoksun.

Hiçbir satır seni anlatmıyor.

Yazarlar varlığından habersiz yaşıyor.

Seni ilk keşfeden benim.

Sadece benim satırlarımda yaşayacak ve yalnız bana açacaksın hazinelerini:”(s.193) Yazar karşısındakine böyle seslenmesine rağmen yine de bizimle paylaşmadan edemiyor duygularını. 

      Bana öyle geliyor ki Mehmet Naci yine de paylaşmadan duramayacak bir şeyleri ve sürekli yazacak. Zira  “Postal Ülkesinde Aşk”ta bunu işaretini veriyor: “Küçük ve kırılgan ince beyaz gövdene sarılı kollarım yeni ve taze ilkbahar kokularıyla körpe gülüşler arasında sesini unutur;ay yüzünü aramaktan vazgeçer diye kalbimi ve cümlelerimi ateşe atıp evden çıkıyorum...”(s.200)

      Yazma tutkusu onu asla rahat bırakmayacak.

 

   *Mehmet Naci,Postal Ülkesinde Aşk,Bir Harf Yayınları,Kasım 2004

 

                             Batuhan Süzen

                                       Yazar             

                     

 

      Edebiyat dünyasında emin adımlarla yürüyen Mehmet Naci “Satır Arası Aşk”tan sonra yeni çalışması “Postal Ülkesinde Aşk”* çalışmasıyla karşımızda.

      Edebiyat çalışmalarında günce,anlatı türüne ağırlık veren Mehmet Naci  “Postal Ülkesinde Aşk” çalışmasında daha zor olanı deniyor. Şiirsel anlatım. Yazar okuyucuya bir coşkunun bir derinliğin ülkesinden sesleniyor.  “Cam kavanoz içinde büyülü sözler yazsam ve sana yollasam alır mısın?”, “yalnızlığın kalbe ve satırlara düşürdüğü gölgeleri seviyorum.”, “Kalbe dolan aşk burukluğunun tadı her zaman aranacak zevktir.” Gibi ifadelerle okuyucuyu kendine çekip alıyor satırlar arasına...

      Dikkate değer bir özenin gösterildiği tasarım ve teknik çalışmaların ötesinde kitabın anlatım tekniği hemen göze çarpıyor.  Kelime seçimi cümle kuruluşu ve özellikle farklı ifadelerle kurgunun zenginleştirilmesi Mehmet Naci’nin kendi türünde eser verenlerden ayrılmasını sağlıyor. Cümleler arası ve cümle içerisindeki ses uyumları kulaklarımızı tırmalamayan bir musikinin nağmeleri gibi akıp gidiyor satırlar boyu.  Düşünce ve hayal alemini ifade etme,uçuk ve kolaycılığa kaçmayan benzetme ve mecazi anlatımlar özgün olduğu kadar sanırım okuyucuda farklı tatlar ve anlamlandırmalar özellikler taşıyor.

      Kitapta baştan sona duygusal  bir anlatımın ruh halini görmek mümkün.  Her şeyin olması gerektiği gibi olmasını isteyen bir yaklaşım ve duygu hali üsluba kelimelerin seçiminde,cümlelerin kuruluşunda, benzetme ve mecazi anlatımların şekillendirilmesinde önemli kazanımlar sağlıyor.

      Kitabın bir okuyucu olarak okunması durumunda gözden kaçabilecek derinlikler barındırdığını da ifade etmek gerekir. Bir roman,ya da  uzun bir öykü gibi duran anlatım tekniğinin çözümlenmesi durumunda, benzetim ve anlatım araçları açılıp serpildiğinde ortaya çıkan içerik ve sonucun farklı oluşu biraz da şaşırtıyor bizleri:  “Buyurgan olmanın hazzı.” “Her şey aklımın ortasındaki kışlada tekmil vermeye hazırlanıyor.”  “Ay batmak üzere geceye.”  “Kalbe dolan aşk burukluğunun tadı her zaman aranacak cinsten.” “Ne hazin,ne yoksul ülke burası.” “Kıştı, yaşadığım yokluğun sensiz adı...” “Satırlarım parmaklarımdan akan kan izleriyle kendi yolunda akmaya devam ediyor.” “Göklerden karanlığın soğuk ve ıslak yağdığı andı.”

        Kitabın genelinde üslup ve içerik iç içe geçmiş gibi görünüyor. Bu durum anlatımın güçlü bir örneği olarak ifade edilebilir.  Eleştiride ölçü mizahta seviyenin üslubunu ortaya koymak çoğu zaman güçtür. Eleştiri ve mizah ya çok bayağı ya da çok yüzeyseldir. Ancak gerçeğin altı çizilmesi durumunda eleştirmenlerin de görevi bunu kabullenmektir.

      “Postal Ülkesinde Aşk” içerik olarak çoğumuzun bildiği ancak bu gerçekliğin bir türlü kabul görmediği ,görülmek istenmediği bir yaşamı ortaya koyuyor. Genel özeliklerinden anlaşıldığı kadarıyla anlatılan konudaki ana tema olan ‘aşk’ın tasavvuf edebiyatından farklı bir insan portresi ve karakteri çizdiğini söylemek mümkündür.  Bahsi geçen  ülkenin “Postal ülkesi”nin gerçeği iradesini etkilemektedir. Her birey şu veya bu sebepten sözü edilen bu hayatın etkileriyle karşılaşmaktadır.

      Ülke insanının özgürlük ve özgünlüğünü en alt seviyede yaşadığı gerçeğinden hareketle yazarın ele aldığı tema içerisinde bir insanın psikolojik halinin,yalnızlığının,ayrılığın,hasretin bir insan üzerinde oluşturacağı etkileri,açacağı yaraları anlamak daha da kolaylaşacaktır.

      Yazarın “Postal Ülkesi” diye tanımladığı yalnızlık ülkesinde onu etkileyen çocuklar ve aşkla balı olduğu bir kadın da kitapta ana temalar olarak karşıma çıkmaktadır.

      Coşkulu bir anlatım,vurucu-hissettirici,okuyucuyu çekip alan derinlikler içerisinde satırlar boyu kendimizi yazarla  ve satırlarla bütünleştirdiğimiz bir kitap “Postal ülkesinde Aşk.”

      “Küçük ve kırılgan ince beyaz gövdene sarılı kollarım yeni ve taze ilkbahar kokularıyla körpe gülüşler arasında sesini unutur;ay yüzünü aramaktan vazgeçer diye kalbimi ve cümlelerimi ateşe atıp çıkıyorum...”

 

*Mehmet Naci, Postal Ülkesinde Aşk,Bir Harf Yayınları,İstanbul Kasım 2004

Ayten Durdu

Edebiyat Eleştirmeni

 

 

 

 

 

 

                     GERÇEKLİĞİN DÜNYASINDAN AŞK’A

 

 

 

      Octavio Paz Yalnızlık Dolambacında aşkı “...kendi kişiliğimizi tanıma ve bunu yaparken de ondan kurtulup varlığımız başkasında gerçekleştirme yönünde bizi zorlayan iç güdülerimizin en açık seçik örneği.”şeklinde tanımlar.

      Tanımlar ne olursa olsun aşkı anlatmak ve tanımlara sığdırmak mümkün değil.

      Hayatımızı çepeçevre kuşatan bu duygunun kime ve kimlere karşı olup olmaması da önemli değildir. Aşkı yaşayana sorsanız belki de niçin aşık olduğunu dahi bilmeyecektir. Bu yönüyle aşkın bir hastalık olduğunu da ileri sürmek mümkündür. Tek kişilik ve belki de karşılığı olmayan duygunun insana yüklediği yeni bir kişilik ve yeni bir hayattan söz edilebilir.

      Aşk yalnız karşı cinse duyulan arzular mıdır? Bu konuda ciddi görüş ayrılıklarından bahsetmek mümkün. Karşılıklı olan duygunun aşk mı sevgi mi olduğunu da tartışacak değiliz. Ancak aşk eğer bir kişiye bağlanmaksa artık başkalarının ne dediği çok da önemli değildir aşkı yaşayan için.

      Mehmet Naci,Postal Ülkesinde Aşk’ta* bu gerçeklikten yola çıkıyor. Bir yanılsama mı yoksa bir gerçeklik midir aşk? Yazar iki yüz sayfalık çalışmasında günce roman tarzıyla satırlara döktüğü aşkın nitelik ve niceliklerini bir bir sıralıyor. Hem de yaşayan hisseden birinci şahıs olarak  kitabın kahramanlarının ağzından.

    Yazarın  “Satır Arası Aşk” kitabından sonra yeni çalışması ‘POSTAL ÜLKESİNDE AŞK’ bahsettiğimiz sorular ve konular üzerinde yazılan son dönem kitaplarından daha farklı bir yere oturuyor. Çalışmalarında anlatı türünü tercih  Mehmet Naci öykü ve romanlarıyla daha çok ses getireceğe benziyor.

      Postal Ülkesinde Aşk çalışmasında aşkın büyülü ve tek taraflı dünyasının anlatıldığı kitapta bilinenin aksine okuyucuyu alıp kendine çekiyor. Okuyucunun kendisini içinde bulduğu sürükleyici anlatım tekniği ile kelimelerin kalbine dokunarak satırlarını büyülü hale getiren yazar yeni bir açılım kazandırıyor edebiyata ve sanata. 

      Sanatın nasıl olması gerektiğini bazen felsefeye yaslanarak,çoğu zaman da sözcüklerin büyüleyici etkisiyle   adeta  kaleminden kan damlatarak sunan yazar  popüler düşünceyle geleneği buluşturmasını çok iyi beceriyor.

 

      Kitaptan:

      “Aşk hep kavuşmak ya da imkansızlık mıdır?

      Asker yolu gözleyen,hiçbir yere sığmayan,çocukların bile deva olamadığı bir bekleyişte kıvranan kadın...

      Alelacele kışlaya götürülen, postal ülkesinin yabancılığında kendine yol bulmaya çalışırken hasretle burkulan bir adam...

      Sizi çoktandır arayamadım.

      O el sallamanızı,kapı eşiğinde durduğumuz anı,çocukların ellerimden ayrılmayan hallerini ve beni alıp götüren karanlık otobüsün içinde yaşadığım kabusları canlandırmamak için arayamadım. Saçlarından tutup kokladığım çocukların kokusunu içime çekememenin sancısını yeniden yaşamamak için arayamadım.

      Aramak isteyip de bir türlü elim telefona varmadıysa da sesini içimde duydum hep. Ve sesin hayata dair derlediğim tek azığım oldu bu ülkede. Azığım bitmesin diye...arayamadım.”

      Okuyucuyu bazen geren,karamsar ülkelerde dolaştıran yazar bir yandan da karamsarlıklardan alıp ışığa çıkarıyor. Her türlü engellere rağmen mutlaka bir ümit ışığı arama mücadelesi ile geçen satırlar okuyucuda bir bağımlılık yaratacak cinsten.

      “Yapayalnız satırların ortasına düşen yabancı sözcükler gibiyi. (...) Yalnızlığın kalbe ve satarlara düşürdüğü gölgeleri seviyorum. (...) Yeni ayın ufukta beliren yüzü birkaç gün sonra kaşlarına inecek ve gözlerinin içinde hapsolacak. (...)Sensizliği yaşadığım dünyada yaşamak,bekçisi olmayan cennetin kapısını dövüp içeri girmeye çalışmak gibi bir şey. (...) Küçük ve kırılgan ince beyaz gövdene sarılı kollarım yeni ve taze ilkbahar kokularıyla körpe gülüşler arasında sesini unutur;ay yüzünü aramaktan vazgeçer diye kalbimi ve cümlelerimi ateşe atıp evden çıkıyorum ...”

      Coşkulu bir anlatım. Hasret,sıla ve bekleyiş...Postal Ülkesi olarak tanımladığı Kışladan Bü Ülkeye olan sesleniş bir bakıma Postal Ülkesi Aşk.

      Okumaya ve kendi türündeki çalışmalardan ayrı bir kefeye koymaya değer bir çalışma Postal Ülkesinde Aşk.

 

* Mehmet Naci,Postal Ülkesinde Aşk,Bir Harf Yayınları,İstanbul,Kasım 2004

     

                            







Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın: