< center>
   
 
  Basından Alıntılar
 

 |  Cemal A. Kalyoncu - c.kalyoncu@aksiyon.com.tr - Sayı: 634 - 29.01.2007

 


Sabetaycı avı İsmail Cem’le başladı


Türkiye’nin köklü ailelerinden İpekçiler’e mensup İsmail Cem, gazetecilik yaptı, ardından siyasete atıldı. Cem, Yalçın Küçük’ün Sabetaycı avcılığına başlamasına da vesile oldu.


Bir gazetecinin sorusu üzerine İsmail Cem, “İlk makinem Voglander’di. Babam Almanya’dan getirmişti. 13-14 yaşında olmam lazım. 6x9’luktu, iyi fotoğraf çeken bir makineydi. Ortaokul son sınıfta Zeiss’im oldu. Ortaokul yıllığını ben fotoğrafladım.” cevabını veriyordu. Cevaptan da anlaşılacağı üzere Cem, hali vakti yerinde bir ailenin ferdiydi. Röportajın bir yerinde sorulan “Galatasaraylısınız ama hiç GS fotoğrafınızı görmedik?” sorusuna ise şöyle cevaplıyordu Cem: “İlerde yapabilirim. Daha sonuna geldiğim kanaatinde değilim.”

Bu röportaj yapıldığında tarih 17 Şubat 2002 idi. İsmail Cem, bundan birkaç ay sonra, üç hükümette yaklaşık beş yıldır sürdürdüğü dışişleri bakanlığı görevinden ve DSP’den 12 Temmuz 2002 itibariyle istifa etmiş, ardından, adları ‘troyka’ya çıkacak Hüsamettin Özkan ve Kemal Derviş ile beraber Yeni Türkiye Partisi gibi bir oluşuma girişmiş, başarısız olunca da, 2004 yılında partisiyle birlikte CHP’ye katılmıştı. O tarihten sonra siyasi arenada pasif olmayı yeğleyen Cem’in bu tavrında, yakalandığı amansız hastalığın etkisi vardı. İsmail Cem, 24 Ocak günü, bu dünyanın faniliğini hatırlatarak vefat etti. “İlerde yapabilirim. Daha sonuna geldiğim kanaatinde değilim.” sözünü sarf etmesinin üzerinden çok değil, beş yıl geçmişti. Gerçek olan, İsmail Cem artık yoktu!

İsmail Cem, ünlü İpekçi ailesinin bir ferdiydi. İpekçiler öncelikle sinema sektörünün Türkiye’deki ilk temsilcilerinden bir aile olarak bilindi. İpek Film’in sahibi de İsmail Cem’in babası Mehmet İhsan İpekçi’ydi. Aile, ayrıca Beyoğlu’nda Fitaş, Yeni Melek, Emek gibi birkaç sinema salonu da işletmişti. Sinemacılıkta isim yapmış olan ailenin bir başka ferdi Abdi İpekçi de sonraki yıllarda adını Türk basın tarihine yazdıracaktı. Abdi İpekçi’yi önemli kılan, bugün mirasçıları sayılabilecek talebelerinin dahi uygulamadığı basın meslek ilkelerine getirdiği dinamizmdi.

Moda dünyasından tanıdığımız Cemil İpekçi ise, her ne kadar İpekçi ailesinin evlatlığı olsa da İpekçiler’le akrabaydı; İsmail Cem ile Cemil İpekçi kuzendi. Bu bağ, İsmail Cem’in annesi Şerife Rikkat (Cezzar) ile Cemil İpekçi’nin ismini aldığı dedesinin kardeş çocukları olmasından kaynaklanıyordu. İpekçi ailesini günümüz Türkiye’sinde temsil eden isimlerden biri de İsmail Cem’di kuşkusuz. Farklı sahalarda eğitim almasına ve onun yetişme çağında, sinema sektöründe aile henüz iflas bayrağını çekmemiş olmasına rağmen İsmail Cem, baba mesleğini değil gazeteciliği tercih etmişti. Fotoğrafçılığa olan merakı sebebiyle Robert Kolej’de çektiği öğrenci arkadaşlarının eylemi ile ilgili fotoğrafı, eniştesi Ali Ulvi Ersoy’un karikatürist olarak çalıştığı Cumhuriyet’te yayınlanmasına rağmen, gazeteciliğe ilk adımını, genç yaşında Karacanlar’ın güvenip Milliyet gazetesini teslim ettiği Abdi İpekçi’nin Milliyet’inde atmıştı. İsmail Cem’in, İpekçi ailesinden olmasına rağmen İpekçi soyadını kullanmamasının sebebi de buydu. Abdi İpekçi, gazetede ikinci bir İpekçi isminin rahatsızlığa meydan vereceği kanaatindeydi, ki gazeteci Leyla Umar’ın şahit olduğu şu hadise ile onun adı İsmail Cem oluvermişti: “Biraz sonra Abdi, ‘Buldum!’ diye bağırdı ve Cem’e, ‘Göbek adın İsmail, soyadın Cem olsun.’ dedi. Ve Cem, çok kısa bir süre sonra yeni adıyla yazılarını yazmaya başladı.” İsmail Cem, sürekli taşıdığı gazeteci olma vasfının yanında sonraki yıllarda Türk siyasetinde de ağırbaşlı ve ilkeli tutumuyla ilgiyle izlenen bir politikacı olacaktı.

1940 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Cem, ailesi hali vakti yerinde olduğu için rahat bir çocukluk geçirir. Aile yazları Büyükada’da ikamet eder, ki o zamanlar İstanbul’un en önemli ailelerinin buluştuğu, önemli ve derin dostlukların kurulduğu bir yerdir Büyükada. Işık Lisesi’nin ardından Robert Kolej’i bitiren İsmail Cem, askerlerin Türkiye’de 27 Mayıs 1960 darbesini yaptığı sırada Lozan’da hukuk tahsili görmektedir. 1963 yılında mezun olup Türkiye’ye döndüğünde, babasının vazgeçirmeye çalışmasına rağmen gazetecilik yapmayı kafasına koyduğu için tahsili ile alakalı bir işe yönelmez.

MİLLİ GÜVENLİK AKADEMİSİNDE ASKER

Milliyet Gazetesi’nde İpekçi soyadını kullanmadan yazılarına başlayan İsmail Cem, Robert Kolej’in bir çay partisinde tanıştığı Elçin Trak’la evlenir. Elçin Hanım, İttihat Değirmencilik firmasının sahibi ve Fenerbahçe Kulübü’nün 1961-62 ve 1981-82 yıllarında başkanlığını yapmış Priştineli bir aileye mensup Halit Razi Trak’ın kızıdır. Razi Trak’ın bir diğer kızı İnci Hanım da, trafik kazasında hayatını kaybeden gazeteci Ercan Arıklı ile evlenmişti. Eski evliliğinden Arıklı ile bacanak olan İsmail Cem, onunla ortak işlere de imza atmıştı. 1966 yılında ABC adıyla haftalık bir gazete çıkaran Cem, Cumhuriyet Gazetesi’nde de çalışır. 1969 senesinde askerliğini Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda asteğmen olarak yapmaya başlayan Cem, altı ay Tuzla Piyade Okulu’nda eğitim alıp askerliğine Harp Akademileri’nde devam eder. Buradaki altı ayın sonunda ise Milli Güvenlik Akademisi’nde askerlik vazifesini tamamlar. İsmail Cem, akademide subay ve sivillere verilecek eğitimin planlandığı kurulda görev alır.

Askerden sonra Milliyet’te gazeteciliğe devam eden Cem bu dönemde yazdığı bir kitapla, oldukça övgü toplar. Kitabının adı Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi’dir. Osmanlı’yı seven, onu çağının şaheseri olarak kabul eden İsmail Cem, bu dönemde vuku bulan 12 Mart 1971 muhtırasına karşı da ağır eleştiriler getiren birisidir.

1974 yılında Bülent Ecevit tarafından TRT Genel Müdürlüğü’ne getirilir. Henüz 34 yaşındadır. Burada önemli işlere imza atan Cem, ilk mevlit yayınını yapmanın yanında arabeski de TRT ekranlarına ilk kez taşıyan kişi olur. Komünistlik yapmakla da suçlanan İsmail Cem, yakın arkadaşlarını da TRT’ye davet eder.

ÜSLUBUYLA TAKDİR TOPLADI

Onun TRT genel müdürlüğü dönemi Meclis gündemine dahi getirilir. Bir süre sonra Milliyetçi Cephe tarafından görevden alınıp yerine Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın getirildiği Cem için 17 Mayıs 1975 tarihli Resmî Gazete’de ilginç gerekçeler yer alır: “İsmail Cem İpekçi, kanunun aradığı niteliklere sahip bulunmadığı gibi, millî güvenlik açısından TRT’nin başında tutulmasını sakıncalı kılan nitelikler taşımaktadır…” Daha sonra TRT’deki 500 gününü kitaplaştıran İsmail Cem, TRT’de çalışmaya başlarken, kuzeni Abdi İpekçi’nin İsmail Cem olarak önerdiği ismi resmî kayıtlarda da düzeltmek üzere mahkemeye başvurur. Artık onun ismi kanunen de İsmail Cem olarak tescillenir. TRT’den uzaklaştırılmasına karşı Danıştay’ın verdiği yürütmeyi durdurma kararına binaen 1978’de, tekrar, çok kısa bir süreliğine TRT Genel Müdürlüğü’ne dönen Cem, bu sefer de Bülent Ecevit’in isteğiyle istifa eder.

Daha önce genel müdürlükten ayrıldıktan sonra Ercan Arıklı ve Kadri Kayabal ile Ekonomi Politika gazetesini çıkaran Cem ve arkadaşları bu işte de pek başarı sağlayamayınca gazeteyi satar. Kuzeni Abdi İpekçi’nin öldürülmesi üzerine bu dönemde yurtdışına gider. Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nde Siyaset Sosyolojisi dalında yaptığı mastırını 1981 yılında tamamlar. Kenan Evren ve arkadaşlarının Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesini yapmasından sonra Türkiye’ye dönen Cem, yakın dostu Güneri Civaoğlu’nun yayınladığı Güneş’te çalışmaya başlar.

1987 yılındaki seçimlerde İstanbul’dan TBMM’ye giren Cem, 1991 seçimlerinde de milletvekilliği yapar. Tansu Çiller’in başbakanlığındaki 50. hükümette Kültür Bakanlığı’na getirilen İsmail Cem, 1995 yılında Kayseri’den DSP adına vekil olarak girdiği Meclis’te Avrupa Birliği ile ilgili önemli görevler üstlenir. 28 Şubat sürecinde sivil inisiyatifin dışındaki girişimlerle alaşağı edilen Erbakan Hükümeti’nden sonra kurulan 55. Hükümet, yani üçüncü Mesut Yılmaz Hükümetinde Dışişleri Bakanlığı ona verilir. 30 Haziran 1997 tarihinde oturduğu bu koltukta Ecevit’in başbakanlığında kurulan 56 ve 57. Koalisyon hükümetleri döneminde de oturmaya devam eden Cem, 12 Temmuz 2002’de Dışişleri Bakanlığı ve DSP’den istifa ederek ayrılır. Onun dışişleri bakanlığı sürecindeki en önemli gelişmelerden biri Yunanistan ile Türkiye’nin yakınlaşması olarak anılacaktır.

Siyasi hayatında kendi üslubunu koruyan ve bu tarzıyla da siyasette örnek isim olan İsmail Cem’in, Elçin Hanım’la evliliğinden iki çocuğu gelir dünyaya. Önce oğlu İhsan Kerim’i Brezilyalı Andrea ile evlendiren İsmail Cem, ardından da kızı İpek’i Irak asıllı Shwan Taha ile evlendirir. Kerim’den Yasemin ve İsmail Kerim, İpek’ten de Kumru Emine ve İman adında dört torun sahibi olan İsmail Cem’in yayınlanmış 16 kitabı bulunuyor. Yazarken elinde mürekkep lekeleri olduğu halde vefat ettiği 17. kitabı Ortadoğu üzerine de yılsonuna kalmadan çıkacak. Cem’le ilgili yakın zamanda bir de nehir söyleşi kitabı yayınlanacak.

YALÇIN KÜÇÜK’ÜN HEDEFİ OLDU

Koyu bir Galatasaray taraftarı olan Cem, akvaryum balıkçılığı ve Uzakdoğu’nun cüce ağaçlarına meraklı birisiydi. Klasik Türk ve Batı müziği dinlemeyi seven İsmail Cem, Yalçın Küçük’ün Sabetaycı avcılığına dönüşen serüvene başlamasının da nedenidir aynı zamanda. Turgut Özal vefat ettikten sonra cumhurbaşkanlığı seçimi için Süleyman Demirel ile beraber İsmail Cem’in adı da gündeme gelir. İşte, bir röportajımızda söylediğine göre Yalçın Küçük de bu sırada devreye girer: “Biz Demirel’i tasfiye etmeyi düşünüyorduk ama sonradan ben şu değerlendirmeyi yaptım hapiste iken, zindan dediğimiz mezarda. Doğu (Perinçek) ile beraberdik. Amerika’nın birinci tercihi İsmail Cem’dir ve bize göre İsmail Cem, Demirel’den çok çok yararlı olmayan, tehlikeli bir insandır. Bunu durdurmak istiyordum ama çaresizdim. Dolayısıyla o sırada ilk ciddi yazılar Doğu Perinçek’in dergisinde yayımlanmaya başladı. Şimdi bana herkes ‘Bu işlere niye başladınız?’ diye soruyor. Ben İsmail Cem’in cumhurbaşkanlığını engellemek için bunu kullandım. Bunu açıkladığım takdirde ne olursa olsun bu Meclis onu seçmeyecektir diye düşündüm. Başarılı da oldum.”

O zaman hapiste olmasına rağmen cumhurbaşkanlığına aday olacak birisi için böylesi planlar yapıldığına göre, bugün de aynı amaçla bazı ‘siyasi kapanların’ kurulduğunu tahmin etmek zor değil.

Neyse, konumuza dönersek, bugünden geriye baktığımızda gerçek olan, İsmail Cem’in, ilkinden 40 yıl sonra kaleme aldığı 1995 tarihli ikinci şiirinde “Çok ileri bir tarihte/ Çok yaşlı olarak/ Sessizce ayrılmalıyım/ Kimseye pek gözükmeden/ Ve kimseyi rahatsız etmeden.” demesine rağmen kızı İpek Cem’in söylediği şu sözlerdi: “Allah’ın takdiri buymuş. Biz de kabul ediyoruz.”



Zülfü Livaneli    zlivaneli@gazetevatan.com 22.08.2008
 Türkiye’de sol var mı?
 22.08.2008http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Turkiyede_sol_var_mi_195000_4&tarih=22.08.2008&Newsid=195000&Categoryid=4&wid=5


Bugün Türkiye’nin solcuları kendilerini “sol” olarak niteleyemiyor. Ancak önüne başka bir sıfat koyarak anlatabiliyorlar.

Kimi “ulusalcı sol” adını takıyor kendine, kimi “liberal sol”.

Kısaca “sol” demek yetmiyor, nasıl bir sol sorusunun da cevaplanması gerekiyor.

Türkiye üç kutba bölünmeden önce böyle bir sıfata gerek duyulmaz ve sadece “sol” demekle yetinilirdi.

Çünkü o zamanlar siyaset sağ ve sol olarak tanımlanıyordu.

90’lardan sonra bu kutuplar dağıldı ve yerine milliyetçilik, din ve Kürt kutupları güçlendi.

Karargâhını kaybeden solcular da bu üç kutba yelken açtı.

Kimi milliyetçilerle, kimi dincilerle kol kola girdi, Kürt kökenli solcuların bir kısmı da o kutba gitti.

Dolayısıyla ömürleri beraber geçmiş, hapislerde yatmış, “yoldaş”lık etmiş eski solcuların aralarına kara kediler girdi.

Yeni dönemde kimi kendisini “ulusalcı sol”, kimi “liberal sol” olarak tanımladı.

Milliyetçiliğe yakın olanlar orduyla, daha Avrupa’cı olanlar ise dincilerle kol kola girdi.

Bu tablonun ortaya çıkardığı acı gerçek ise şu oldu:

Türkiye’de artık sol yoktu!

Çünkü herkes kendisini bir başka kutupla ifade etmek zorunda kalmıştı.

***

90’lı yıllarda solculuğun milliyetçilik ideolojisiyle hiçbir zaman bağdaşamayacağını söylediğim için başım çok derde girmişti, çok hücuma uğramıştım.

“Milliyetçiliğe, ulusalcılık adını takarak bu ideolojinin peşine düşmenin yanlışlığı”nı vurgulayan yazılar yazıyordum.

“Sol, milliyetçi yani nasyonalist olmaz, patriot yani yurtsever olur!” diyordum.

Bunun üzerine Ecevit, “Yurdu seven ama üzerindeki milleti sevmeyen solcular” olarak niteliyordu bizi.

“Ulusalcı solun çevirisi nasyonal sosyalizm’dir, yani Nazizmdir” diyordum.

Bunun üzerine bazı arkadaşlar köşelerinden veryansın ediyorlardı.

Ama bu yanlışların solu hangi bataklığa götürdüğünü hep birlikte gördük.

Solun bazı unsurları, milliyetçilik tuzağına düştü ve bu ideoloji uğruna kendi katilleriyle kol kola girdi.

***

Peki bu tahlilde CHP’yi nereye oturtuyorum?

CHP sol tartışmaların konusu mu?

Bu konudaki düşüncelerim şöyle:

Sık sık CHP’nin devlet kurucu parti olduğu, solcu olmadığı vurgulanır.

Doğrudur ama solcu olmayışı, devlet kurucusu olmasından kaynaklanmaz.

Mesela Sovyetler Birliği’nin kurucusu da Komünist Parti’dir ama bal gibi solcudur.

CHP’nin solcu olmayışı, kurucusu Gazi Mustafa Kemal’in de solcu olmamasından ve böyle bir devlet kurmamasından kaynaklanır.

Ancak, demokrasinin iki kanadı olması gerektiğini düşünen İsmet İnönü’nün “Biz ortanın solundayız” açıklamasından sonra bazı sol unsurlar, Aleviler, Kürtler, işçiler bu parti içinde bir süre varolabilmişlerdi.

Deniz Baykal bu sürecin sonunu getirdi ve partiyi tamamen milliyetçi bir çizgiye kaydırdı.

Bu yüzden solu tartışırken CHP’den söz etmek anlamsız bir hal aldı. O artık sağ-milliyetçi çizginin partisi.

***

Bu kargaşaya üç kutuplu Türkiye ve bu yeni Türkiye’de solun kendisine yer bulamaması neden oldu.

Bugün tırnak içindeki solun ana tartışma konuları hâlâ laiklik, ordu, AB, liberalizm ekseninde gelişiyor.

İşçi sınıfı mücadelesi, korkunç hale gelen gelir dağılımı adaletsizliği, sömürü gibi klasik sol konular, bu “sol”un gündeminde değil.

Dolayısıyla “Türkiye’de sol yok!” derken herhalde durumu abartmıyor ancak bir gerçeğin altını çiziyorum.

Acınacak bir gerçeğin.




Sultanlı romanlara dikkat!

Sultanlı romanlara dikkat!

Son yıllarda birbiri ardına yayınlanan “Safiye Sultan”, “Nakşidil Sultan”, “Hürrem Sultan” gibi romanları değerlendiren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı, özellikle yab


30 Kasım 2003 19:14

font boyutu küçülsün büyüsün http://ilberortayli.com/haber.php?haber_id=15



Son yıllarda birbiri ardına yayınlanan “Safiye Sultan”, “Nakşidil Sultan”, “Hürrem Sultan” gibi romanları değerlendiren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı, özellikle yabancı kadın yazarların kaleme aldığı bu romanları, “ikinci sınıf yazarların yazdığı kötü romanlar” olarak nitelendirdi.

 

Tarihçiler, birbiri ardına yayımlanan ve özellikle Osmanlı Sarayı’nın gözdelerinin hayatlarını konu alan çeviri kitapların, tarihi gerçekleri yansıtmadığını belirterek, bunların tarih kitabı olarak görülmemesi gerektiğini bildirdiler. Ann Chamberlain’in yazdığı “Safiye Sultan”ın ilgi görmesi üzerine İnkılap Yayınevi “Safiye Sultan”ın ikinci ve üçüncü cildini de piyasaya sürdü. Safiye Sultan serisi, yaklaşık bir yılda toplam 180 bin sattı. Safiye Sultan’ın ardından, Margaret L. Law’un yazdığı “Nakşidil Sultan”, Catherine Clement’in yazdığı “Hürrem Sultan”, Solmaz Kamuran’ın yazdığı “Kiraze” okurla buluştu. Okurdan büyük ilgi gören kitaplardan “Kiraze” 1,5 ayda 15 bin, ve “Nakşidil Sultan” 5 ayda 8 bin sattı.
       
TARİH Mİ ROMAN MI?
       
       Ünlü tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık, tarihi konu alan romanların önsözünde bu eserlerin “hayali” olup olmadığının belirtilmesi gerektiğini söyledi. Batıda “romansı tarih” adlı bir tür bulunduğunu anlatan Prof. Dr. İnalcık, bu türün geçmişte Türkiye’de de bir çok örneklerinin yer aldığını ve okuyuculardan büyük ilgi gördüğünü hatırlattı. Romansı tarih kitaplarının tarih kitaplarından ayırdedilmesi gerektiğine işaret eden Prof. Dr. İnalcık, bu türün edebi olduğunu ve belli bir kesime hitap ettiğini söyledi. Prof. Dr. İnalcık, “Bunlar edebi bir tür olarak sosyal ve sanat fonksiyonunu yerine getiriyor. Bu açıdan faydalıdır. Fakat bunu yazanlar, tarih yazdıkları iddiasına girerlerse o zaman yanlış yapmış olurlar ve okuyuculara yanlış bilgi vermiş olurlar” dedi.
       Osmanlı Devleti’nin tartışılmaya başlamasından sonra Osmanlı’ya karşı toplumda bir merak uyandığına işaret eden Prof. Dr. İnalcık, bunun, bu tür kitapların okuyuculardan büyük ilgi görmesinin nedenlerinden biri olduğunu söyledi. Günümüzde Osmanlı’yı kötüleyen ya da göklere çıkaran ve yanlış bilgiler veren akımlar ortaya çıktığını ifade eden Prof. Dr. İnalcık, “Bu faydalı mı değil mi, karar vermek güçtür. Bir kere Osmanlı’yı daima kötüleyen bir akım vardı, onu düzeltmesi bakımından güzeldir, ama Osmanlı’yı idealize etmek ve bilhassa bugünkü Türkiye ile kıyaslamak doğru değildir” diye konuştu.
       
       
KÖTÜ ROMANLAR
       Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı da, özellikle yabancı kadın yazarların kaleme aldığı bu romanları, “ikinci sınıf yazarların yazdığı kötü romanlar” olarak nitelendirdi.
       Bu kitapların tarihi gerçekleri yansıtmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Ortaylı, bu yazarların Topkapı Sarayı’nı bile görmeden bu kitapları kaleme aldıklarını hatırlattı. Bu kitaplara konu olan haremin bir müessese olduğunu ve orada erkeklerin de bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Ortaylı, bu tür kitapların hislerle değil, ilimle yazılması gerektiğini savundu. Prof. Dr. Ortaylı, şunları kaydetti: “Bu kitapların bir ikisine baktım, abuk sabuk, hiç tadı tuzu yok. Asıl tarihi romanlardaki bilgiye bak, havaya bak. Tarihi gerçek olmadığı bir yana, bir çoğu da ikinci sınıf yazarların yazdığı çok kötü romanlar. Herkes uyanık olsun.” Prof. Dr. Ortaylı, tarihi roman okumak isteyenlere L. Pierce’in “Harem”, Çağatay Uluçay’ın “Harem”, Reşat Ekrem Koçu’nun “Topkapı Sarayı”, Fuat Türkgeldi’nin “Gördüklerim İşittiklerim”, Leyla Saz’ın “Haremin İç Yüzü” adlı kitaplarını tavsiye ederek, bunların hem eğlenceli hem de ilmi çalışmalar olduğunu ifade etti.
       
ÇOK SATAN SULTANLAR
       
       Ann Chamberlinn’in kaleme aldığı “Safiye Sultan”da Osmanlı hanedanının güçlü kadınlarından, 3. Murat’ın eşi Safiye Sultan’ın esir alınarak saraya getirilişi ve saraydaki günleri konu ediliyor. Catherine Clement’in yazdığı “Hürrem Sultan”da ise “Muhteşem” Kanuni Sultan Süleyman’ın bütün geleneklere ve kurallara karşı gelerek kendisini nikahlamasını sağlayan ve “sultan” olmayı başaran Hürrem Sultan’ın öyküsü anlatılıyor. Margaret L. Law’ın yazdığı “Nakşidil Sultan” adlı kitapta da, Osmanlı tarihinin çok tartışılan, en gizemli simalarından biri olan Nakşidil Sultan’ın onyedi yaşındayken Cezayirli korsanlarca esir alınıp İstanbul’a getirilmesi ve zarafetiyle zamanın padişahı I. Abdülhamit’i büyüleyerek sarayın bir numaralı kadını olması konu ediliyor.


İbrahim Karagül
ibrahimkaragul@gmail.com
27 Mayıs 2008 Salı
Bir 'Osmanlı Barışı' mümkün!

Savaş hazırlıklarının tüm hızıyla devam ettiği, nükleer saldırının bile pervasızca dile getirilebildiği, kendisi tehdit iken başkalarını tehdit ilan etmenin yadırganmadığı, bölge dışından gelen barış projelerinin bile ayrışmayı ve çatışmayı provoke ettiği, siyasi bunalımdan ekonomik krize kadar yeryüzünün genelde büyük sarsıntılarla yüzleşme ihtimalinin güç kazandığı bir dönemde, 21. yüzyıla ayarlı bütün planlamaların merkezinde yer alan bu coğrafyada barış ya da en azından etkili diyalog söz konusu olabilir mi?

Buna "evet" demek için çok fazla gerekçemiz var. Siyasi gerekçemiz var, ekonomik gerekçemiz var, kültürel gerekçemiz var, kendi geleceğimizle bağlantılı gerekçelerimiz var, bu toprakların ve şehirlerin insanlarıyla birlikte yaşadığı trajedilere son verme arzusuyla bağlantılı gerekçelerimiz var. Ülkelerin, şehirlerin, sokakların ve evlerin bölünmesini, ayrışmasını, onlarca yıl sürecek ve toplumsal hafızamızda derin izler bırakacak düşmanlıkların önüne geçme hayallerimiz var, olmalı.

Ancak ister barış için olsun ister diyalog için olsun isterse çatışmayı önleme amacıyla olsun; "Osmanlı" ifadesini gören bir çok kişinin tüylerinin diken diken olacağı bir gerçek. Kimi bu arayışı Cumhuriyet için tehdit olarak algılayacak, kimi saltanat isteği olarak görecek, kimi emperyal bir hırs olarak kabul edecek, kimi ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi ile karıştıracak. Yapmadılar mı? Bu ülkenin aydınları; ABD'nin güvenlik stratejilerini bu ülkeye ve bölgeye "Yeni Osmanlı Projesi" olarak tanıtmadılar mı? Kimileri de bu yolda yürüyenleri ABD, İngiltere veya Avrupa Birliği'nin Truva atı olarak görecek.

Gerçekten barış, diyalog arayanlarla, gerçekten yüzyıldır yapamadığımızı yapmaya çalışanlarla emperyal güçlerin ardına sığınıp "barış projeleri" önerenleri ayırmak elbette son derece zor olacak.

Bir Osmanlı Milletler Topluluğu, bir Yeni Osmanlı Misyonu, bir şanlı tarih hayali değil önerilen. Elbette bu bölgede siyasi, ekonomik ve kültürel alanda büyük projeler uygulanabilir. Kuzey Amerika'da, Avrupa Birliği örneğinde, Asya-Pasifik'teki örneklerde olduğu gibi, bölgesel işbirliği örnekleri sergilenebilir. Gümrük birlikleri, siyasi ortaklıklar, kültürel iletişim, kaynakların elverişli kullanılabilmesi ve güvenlik alanında parlak işbirliği alanları oluşturulabilir.

Ama söylemek istediğim bu değil. Bütün bunların ötesinde, sadece konuşabilmek için, sadece ortak bir iletişim kanalı oluşturabilmek için, sadece krizleri önlemeye yönelik öneriler geliştirmek için, yıllardır bize önerilen barış ve dönüşüm projelerinin yıkıcı sonuçlarını ortadan kaldırmak için, kendi önceliklerimize göre, ortak iyiliklerimiz için barış hareketleri, girişimleri geliştirmek zorundayız. Bu, bir varolma mücadelesidir.

Öncelikle bölgemizdeki bütün ortaklıkları ayrıştırmaya, ayrılıkları çatıştırmaya, bu çatışmadan güç elde etmeye dönük bölge dışı müdahalelere, siyasi projelere karşı bir barış dalgası hareket geçirilmeli. Özellikle 11 Eylül'den bu yana, Türkiye'nin de içinde bulunduğu coğrafyaya yönelik bütün uluslararası nitelikli girişimler ayrıştırıcı, kamplaştırıcı, yabancılaştırıcı ve güvenlik eksenli olmuştur. Etnik çatışma, mezhep çatışması, laik-İslamcı kavgası, kültürel ayrıştırma hatta Müslümanları kendi aralarında kategorilere ayıran çalışmalar olmuştur.

Kuzey Irak merkezli olarak Türkiye, İran, Suriye'de etnik çatışma, Filistin'de Hamas-El Fetih çatışması, Darfur'da Arap-Afrikalı çatışması, İran'da ayrıca Fars-Arap çatışması, Mısır'da Kıpti-Cezayir'de Berberi sorununu tahrik etme ve bütün bölgede Şii-Sünni gerilimi gibi bölgenin zaafları üzerinden bir dizayn çalışması yürütülmektedir.

İşte, bu uğursuz dalgayı tersyüz edecek bilinç harekatının kitleler düzeyinde harekete başlatılmasının ne kadar vahim önceliği sahip olduğu ortada. Bir hayal önermiyoruz. Mümkün olanın denenmesinde ısrar ediyoruz.

İki yıl önce korkunç bir çatışma yaşanan Lübnan'da istendiği zaman uzlaşma sağlanabiliyorsa, Cumhurbaşkanı seçilebiliyorsa, Şii-Sünni çatışması ve iç savaşın önüne geçilebiliyorsa, savaş beklerken bir iki hafta içinde anlaşma sağlanabiliyorsa bu mümkündür. ABD ve İsrail'in haritadan silmeye and içtiği Suriye ile İsrail Türkiye tarafından bir araya getirilebiliyorsa bu mümkün. Pazar günü Lübnan parlamentosundaki görüntünün mimarları, aynı şeyi Filistin iç çatışmasında, Irak'taki mezhep eksenli iç iktidar mücadelesinde de gösterebilir. Bölgesel dinamiklerin bile barış önerebildiğini, başarılı olabildiğini görüyoruz. Aynı dinamiklerin geniş barış perspektifleriyle hem bölge içi zaaf alanlarına hem de dışarıdan gelen yıkıcı tasarruflara müdahale alanının olduğunu fark ediyoruz.

O zaman: Öncelikle bölgesel dinamikleri bu yönde cesaretlendirmek, gerilimlerin bütün taraflarıyla diyalog içinde olan Türkiye'yi büyük barış harekatına yöneltmek için toplumsal destek oluşturulabilir. Ancak en önemlisi, devletlerin, yönetimlerin girişimlerinin ötesinde, bazen de onlara rağmen tarihi nitelik taşıyacak bir büyük yürüyüş başlatılabilir. Bu, acımasız bir dünya düzeni öngörenlere karşı en büyük direniş olacaktır.

ABD eski Başkanı Jimmy Carter, İsrail'in elinde 150 nükleer bomba olduğunu söylüyor. Bölgede 13 ülke resmen nükleer çalışmalara başladığını deklare etti. Kaynaklar ve hegemonya arayışları yüzünden öyle acımasız bir yıkım uygulanıyor ki, bırakın toplumları ve ülkeleri, aileler bile bölünür oldu.

Bu bölgenin ahmaklarının da yardımıyla 21. yüzyılı inşa etmeye girişenler bizim için 20. yüzyıldan daha beter bir gelecek tayin etmeye çalışıyorlar. Öyleyse biz buna direneceğiz. Bunu yaparken de, kendimizle barışacağız. Onlar savaş isterken bizler inadına kardeş olmanın yollarını arayacağız, aramalıyız. Başka da yol görünmüyor.

Adına ister "Osmanlı barışı" densin isterse başka bir isim bulunsun. Gerekirse acı fedakarlıklar yaparak kendi geleceğimizi kendimiz kurmak zorundayız. Çünkü başkalarının bizim için kurduğu bir gelecek yok!

 

Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısı

 



1918 şartlarında İngilizleri tutmayan var mıydı ki, Hürriyet gazetesinde yer alan bir köşe yazısında(1), Mondros Mütarekesi'ni ve İngiliz himayesini kabullendiği için Sultan Vahdettin'e hain yaftası yapıştırılabiliyor?

Açın bakın, Mondros'ta İngiltere ile aramızda rica minnet çöpçatanlık yapan General Townshend'in hatıralarını, İngiliz gemileri kasım ayında Çanakkale'den nasıl birer 'kurtarıcı prens' olarak girmişlerdir, hayretle görürsünüz. Hadi onu bulamadınız diyelim, bari tarihçi Orhan Koloğlu'nun 1918 yılı üzerine yazdığı kitabındaki(2) basın taramasını okuyun ve zamanın PTT'sinin Mondros Mütarekesi'ni kutlamak için tam 22 bin serilik bir posta pulu çıkardığını hayret ve ibretle görün.

O zaman Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'da kendi parasıyla çıkardığı Minber gazetesinde işgalci İngilizlerin tebrik edilip alkışlandığını da, 17 Kasım 1918'de aynı gazetede çıkan söyleşisinde "İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olmayacağı" mesajını verdiğini de, ertesi gün çıkan Vakit gazetesinde ise "Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediğini" söylediğini ve dahi "muhataplarımızla [yani İngilizler, Fransızlar vd.] anlaşmak lazımdır" dediğini de hatırlamamız gerekmez mi? Ya Mustafa Kemal Paşa'nın 11-13 Ekim 1918'de Halep'ten Vahdettin'e çektiği telgraftaki ilginç teklifleri... Şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta: Müttefiklerle olmadığı takdirde ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır. (Orijinali: "Müttefiken olmadığı takdirde münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır.")(3) Peki, bütün bu belgeler bilinip dururken birilerinin kalkıp da "Mütareke hükümlerine sonuna kadar riayetkâr davranmalıyız" şeklindeki tavrı nedeniyle Vahdettin'in hain ilan edilmesini anlamak gerçekten de mümkün değil.

Karabekir'in hatıratında Vahdettin

Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Kâzım Karabekir'in bile yakılan kitabı İstiklal Harbimizin Esasları'nın ilk baskısında (1933) Sultan Vahdettin'le son görüşmesine dair hatıraları, kitabın sonraki baskılarında açıkça sansüre tabi tutulmuş değil midir? Halbuki Vahdettin, 11 Nisan 1919 günkü görüşmesinde, birkaç gün sonra Trabzon'a giderek yeni görevine başlayacak olan General Kâzım Karabekir'e dönüp, "Paşa, ben ve millet sizlerden ümitliyiz... Hayır dualarım ve niyâzlarım sizinle beraberdir" demiş, Karabekir Paşa da kendisine şöyle cevap vermişti: "Kumandan ve asker evlatlarınızla bütün millet zât-ı şahaneleri etrafında bir kalp ve bir kafa gibi toplanabilir şevket-meâb." Üstelik Karabekir Paşa dışarı çıkınca onu heyecanla bekleyenler arasında bir tanıdık da vardır kapının önünde: Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari Mustafa Kemal Paşa. Hemen Karabekir'e sorar: Neler konuştunuz? Karabekir, Padişah'ın kendisini hayır dualarla yolculadığını anlatınca Mustafa Kemal Paşa şu anlamlı tespiti yapar oracıkta: Sen Erzurum'a yerleşince vatanın üç uç noktasında üç temel dayanak noktası teşekkül ediyor. Ne yazık ki, İstiklal Harbimizin Esasları'nın 1951 ve sonraki yıllarda yapılan baskılarında bu ve benzeri türden Vahdettin'i 'beraat ettirici' nitelikteki ibarelerin itinayla temizlendiğini hayretle görürüz. Eh, Karabekir'in kitaplarında durum buysa gerisini varın, siz düşünün.

Mustafa Kemal'in yukarıdaki sözüne dönelim tekrar. Ne demek istiyor? Gayet açık bence: Vahdettin ve İstanbul hükümeti daha önce Cafer Tayyar Paşa'yı Edirne'ye, Ali Fuat Paşa'yı Ankara'ya gönderdikten sonra üçüncü büyük kozunu oynamış ve Karabekir Paşa'yı Erzurum'a tayin ettirmeyi başarmıştır. Böylece direnişin Edirne, Ankara ve Erzurum ayakları tamamlanmış, sıra bunları toparlayacak ve organize edecek bir genel müfettişliğe gelmiştir ki, bir ay sonra bu göreve olağanüstü yetkilerle padişahın yaveri olan Mustafa Kemal Paşa atanacak ve 15 Mayıs 1919 günü yine Vahdettin'le görüştükten sonra dördüncü ve merkezÎ ayağı oluşturmak üzere Samsun'a doğru yola çıkacaktır. Nitekim bu görüşmeyi sonraları Falih Rıfkı Atay'a anlatan Atatürk, Vahdettin'in kendisine, "Şimdiye kadarki başarılarınızı unutun, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin" dediğini nakletmemiş miydi? Öyleyse soralım: Bizzat Karabekir ve Atatürk'ün ağzından yaptıkları anlatılan Vahdettin nasıl hain olabiliyor?

İngiliz gizli belgeleri ne diyor?

Son olarak İngiliz gizli belgelerine bir göz atalım. Aslı Britanya arşivlerindeki gizli yazışmalara göre, işgalci İngilizler, şimdi de 'esir padişah'ı Samsun'a çıkmış bulunan Mustafa Kemal Paşa aleyhine konuşmaya zorlamaktadırlar. Ne var ki, Vahdettin kendilerine, Mustafa Kemal Paşa'nın ancak İtalya'nın birliğini sağlayan millî kahramanları Garibaldi kadar "haydut" kabul edilebileceğini, onun yurtseverliğinden kuşku duymadığını, dahası ona saygı ve hayranlık hissetmemenin güç olduğunu söylemiştir.(4) İngilizler de bu sözleri resmen kayıtlara geçirmişler. Vahdettin'in ifadelerinin İngilizce çevirisi şöyle: "It is absurd to label the Nationalist Movement as the tyranny of a set of non-Turkish brigand and patriot in much the same sense that Garibaldi was, and is difficult not to respect and admire him."

Bir başka belge ise gerçekten şaşırtıcı. 14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul'a gelip Pera Palas'ta ikamete başlamış olan Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi'nin muhabiri G. Ward Price'ı aracı yaparak General Harrington'la görüşmek ister. Price, Pera Palas'ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: "Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini" bildirmemi rica etti. "Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik... Biliyoruz, partiyi kaybettik... Anadolu'nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum... Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir."

Kim kahraman, kim hain?

Anadolu'da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir: "Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim..."(5) Türk Tarih Kurumu'nun çevirtip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler. Şimdi söyleyin bakalım, İngilizlerle ilişki kurmak vatan hainliği sayılabilir miymiş?

Kaldı ki, kimin hain, kimin kahraman olacağına gazete köşelerinden yahut meclis kürsüsünden karar verilemez; hatta mahkemeler bile buna karar veremez. Bunun kararını kamuoyunun vicdanı ve "tarih" denilen o acımasız yargıç verirse verir. Hem Fransızlar şu General Petain'in hain mi kahraman mı olduğuna 60 küsur yıldır karar verebildiler mi? Adam üstelik vatanını Almanya'ya gerçekten peşkeş çektiği ve işgalcilerle düpedüz işbirliği yaptığı için İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra herkesin gözü önünde yargılanıp idama mahkûm edildiği halde bugün dahi onun bu şekilde davranmakta haklı olduğunu düşünen Fransız vatandaşları azımsanmayacak sayıdadır. Dahası, bu bir rejim sorunu değildir Fransa'da; bir tarih sorunudur. Ne diyelim, darısı bizim Vahdettin'in başına.

En iyisi son sözü, bir ara bakanlık da yapmış olan Hüseyin Cahit Yalçın'a bırakmak. Bakın yakın tarihimizdeki hain-kahraman düellosu hakkında bu tecrübeli kalem ne ibret-âmiz laflar söylemiş: "İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi [Mondros'u] imza eden Rauf [Orbay] Bey, bugün âdeta vatan haini oluyor. Çünkü Halk Fırkası'ndan çıkmıştır. İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi kabul eden ve imza etmesi için emir verenler arasında bulunan Fethi [Okyar] Bey ise bugün Millet Meclisi Reisi bulunuyor. Çünkü, henüz Halk Fırkası'na mensuptur. Bu ne mantıktır, bu ne ölçüdür, bu ne mutaassıp fırkacılık [particilik] hissidir?"(6) Tarih yalan söylemez; ama ona yalan söyletilebilir. Tabii yatsıya kadar...

1) Bkz. Tufan Türenç, "Tarih yalan söylemez: Vahdettin haindir", Hürriyet, 14 Kasım 2007. 2) Orhan Koloğlu, 1918: Aydınlarımızın Bunalım Yılı, İstanbul 2000, Boyut Kitapları, s. 190. 3) Atatürk'ün Bütün Eserleri, cilt 2, İstanbul 2003, Kaynak Yayınları, s. 232. 4) Bkz. S. Ramsdan Sonyel, Turkish Diplomacy 1918-1923, Londra 1975, s. 154, dipnot 1'den aktaran: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5, İstanbul 1992, Tekin Yayınevi, s. 249-250. 5) Price'ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 98. 6) Aktaran: Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz, cilt IV, İstanbul 1962, s. 180.






Peki, 'Bilderbergçiler'in Türkiye'deki adayı kim? Hasan Celal Güzel 





24 Nisan'da Ermeni yalanları

İbrahim Karagül
19 Haziran 2008 Perşembe
ibrahimkaragul@gmail.com
Son günlerin en tartışmalı konularından biri ABD'nin yeni lideri olmaya hazırlanan Barack Obama'nın bu yıl Virginia'da yapılan Bilderberg toplantısına katılıp katılmadığı. Tartışmalara bakılırsa medyayı atlatıp 8 Haziran Pazar günü gizlice bu toplantıya katılmış. İddialar bu kadar da değil. Obama'nın seçilmesi halinde yakın çevresindeki isimlerin Bilderbergçiler'den oluşacağı iddia ediliyor ve şu soru soruluyor: "Obama'yı Bilderbergçiler mi seçtiriyor?"

Bilderberg toplantılarını dikkatle izleyenlerden değilim. Ama bu soru çok önemli! Amerikan seçimlerinin, yörüngesindeki ülkelerde ne tür sonuçlara yol açabileceğini, özellikle derin bir iç siyasi krize sürüklenen Türkiye'de etkilerinin neler olabileceğini az çok öngörebildiğim için soruyu önemsiyorum. Obama'nın adaylığının kesinleşmesinden hemen sonra İsrail lobisinin en güçlü kuruluşuna gidip George Bush'tan daha "şahin" sözler söylemesi, iktidarın asıl kaynağından destek istemesi ve bir anda entelektüel ve demokrat gömleğini çıkarabilmesi yeterince dikkat çekiciydi.

Ben olsam o soruyu şöyle sorardım: "Obama'yı küresel finans baronları mı seçiyor?" Cevabı da "evet" olurdu. Seçim kampanyasına destek verenlere bakınca da bu zaten ortada: Goldman Sachs, Lehman Brothers, National Amusements, JP Morgan, Citigroup, Citadel Investments, Credit Suisse, Morgan Stanley, Time Warner ve daha niceleri… Küresel finans krizinin merkezinde yer alan sermaye baronları yeniden diriliş için Obama üzerinden büyük bir çıkış yapmaya hazırlanıyorlar. Ancak uğraşıları kendilerini kurtarmakla sınırlı değil.

Çok daha geniş hesapları var: Yeni bir Dünya Düzeni kurmak. Soğuk Savaşın sona ermesinden bu yana yeni bir Dünya Düzeni kurmak isteyenler, bunu kuramadıkları gibi, "tek kutuplu dünya" özleminin, "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi"nin, ABD'nin küresel liderlik hesaplarının büyük bir hayalkırıklığı duvarına çarpmasına zemin hazırladılar. Bu dönemde bırakın küresel hegemonyayı, bu hegemonyanın finansörleri çöküşün eşiğine geldiler. "Tarihin sonu"nu kapitalizmin zaferi olarak noktalayanlar, kısa süre sonra "kapitalizmin sonu mu geldi" tartışması yapmaya başladılar.

Yaklaşık yirmi yıldır uzlaşma yerine çatışmacı bir geleceğin kapılarını açan güçler, şimdi "bırakalım rekabeti, bir araya gelip bu kaosu engelleyelim" demeye, uluslararası kurumları bu yönde şekillendirmeye, dünyayı selamete çıkaracak akil arayışlara yönelmeye başladılar. Yöntem değişiyor, öncelikler değişiyor, hedefler değişiyor. Sermayenin öncülüğünde, finans sistemini yeniden yapılandırarak fraklı bir "Dünya Düzeni" arayışı var önümüzde. İngiltere'nin son zamanlarda bu kadar öne çıkmasının nedeni de bu. Bu yüzden, tarihin en keskin virajlarından birine giriyoruz. İşte Obama böyle bir dönemin adayı. Bence de döneme en uygun aday! Bu yüzden de başarı şansı yüksek.

Güvenlikçilerle finansçıların iktidar mücadelesi sanıldığı gibi sadece Amerika'da yaşanmıyor. Merkez ülkelerin hepsinde benzer arayışlar, eğilimler söz konusu. Buna bağlı olarak da bu güçlerin yörüngesinde olan ülkelerdeki siyasi krizlere biraz bu yönden bakmak lazım.

Bugünlerde Ankara'da çok derinden hissedilen krizi, hem ABD seçimlerini hem de Türkiye'deki siyasi kırılmayı ait olduğumuz sosyal/siyasal cephenin sınırlamalarının ötesine geçerek algılamaya çalışmak zorundayız. Bunu yaparken, laik, İslamcı, sağcı, solcu gibi sosyal ve siyasal kimliklerimizi bir tarafa bırakmak zorundayız. Biz, kendi siyasal kimliklerimiz üzerinden bu çatışmayı görmekte ısrar edersek süreci algılamada ciddi sorunlar yaşayacağız demektir. İki eğilimin içerideki krizi yönlendirmesiyle bizim siyasi kimliklerimiz örtüşmüyor. Semboller üzerinden üretilen çatışmacı dil bizi kandırmasın. Her iki eğilimin içinde laikler olduğu gibi İslamcılar da var.

Sevindirici olan Türkiye'de şu an yaşanmakta olan krizi bu şekilde algılamaya dönük güçlü bir ilginin oluşu. "Ankara'da Pentagon darbesi" ve "Türkiye'nin 'Obama'sı kim" başlıklara yönelik tahminlerin ötesinde kamuoyu ilgisi, krizin algılanış biçimi konusunda ne kadar hassas olduğumuzu ortaya koyuyor. Kimse bize bu krizin sadece Türkiye'ye özgü gerekçelerle yaşandığını söylemesin! Pentagon ve güvenlikçilerle küresel sermayenin Ankara savaşını önyargı ve önkabullerimizden sıyrılarak izleyelim. İki güç Türkiye'de nasıl bir iç siyasi dizayn istiyor ve bunun bölgemizle ilişkisi ne? En önemlisi de, kimler/neden tasfiye edilmek isteniyor? Evet, Obama Bilderberg'çilerin yani küresel finansın adayı.

Peki Bilderberçiler'in Türkiye adayı kim?

 

 

 

 

Hasan Celal Güzel 
hcelalguzel@yahoo.com

27/04/2008

Sevgili okuyucular, Türkiyemiz bir garip memlekettir. Zorba devlet anlayışına sahip sistem baronlarının içine düştükleri tezatları anlamak kolay değildir. Bir taraftan, yedi ay önce yapılan genel seçimlerde oyların yarısını alarak kesin bir halk desteğiyle iktidara gelen siyasî parti, mensuplarının başörtüsü yasağına karşı çıkmaları yüzünden 'düşünce suçu' üretilerek kapatılmaya çalışılır; diğer taraftan, medenî ve demokratik geçinen ülkelerde 'Ermeni soykırımı yoktur' demek suç sayıldığı hâlde, kendi ülkemizde atalarımıza uluorta haksız iftiraların atılması normal karşılanır.
İlk örneğe bakarsanız, Türkiye'yi antidemokratik ve totaliter bir rejime sahip ülkeler kategorisine rahatlıkla sokabilirsiniz. İkinci örnek esas alınırsa, Türkiye, Fransa, İsviçre gibi demokratik ülkelerde bile bulunmayan bir düşünce özgürlüğüne sahip bir ülke olarak karşımıza çıkar.
Sakın yanlış anlaşılmasın; biz, şiddete başvurmamak şartıyla, her türlü düşünce ve düşünceyi ifade hürriyetinden yanayız.

Mr. Soros iş başında
Efendim, 24 Nisan geldi ya; Ermeni diyasporası, gene kırnava gelip kızışan kediler gibi azarak iftiralarını sıralamaya başladı. Ünlü Soros'un himayesindeki Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen 'Diyaspora Konferansı'nda, Türk düşmanı 'Gomidas Enstitüsü' Genel Direktörü Ara Sarafyan ve Türkiye'deki hempaları, gene olayları saptırarak atalarımıza iftira atmaya devam ettiler. Daha önce de aynı üniversitede buna benzer bir konferans düzenlenmiş ve tümüyle uydurma iddialarla Türk tarihi karalanmaya çalışılmıştı. Bu iftiraları ön sayfadan ballandırarak yayımlayan da, Mr . Soros'un finanse ettiği söylenen 'Taraf Gazetesi' oldu. Taraf, bu yayımıyla diyasporanın tarafında olduğunu da açıkça ortaya koydu.
Sevgili okuyucular, her yıl diyasporanın azmasına vesile olan 24 Nisan iddialarını biliyorsunuz. Güya, 24 Nisan 1915'te, İstanbul'daki bütün Ermeniler tutuklanmış ve sürgüne gönderilip öldürülmüş! Ermeni diyasporasına ve onun maaşlı uşaklarına göre, sözde Ermeni soykırımının başlangıç tarihi de bu imiş...

Ermeni eylemciler tarihin ilk teröristleridir
Tarihin hiçbir döneminde olayların bu derece saptırıldığını göremezsiniz. Düşünebiliyor musunuz, sanki durup dururken bin yıldır beraberce huzur içinde yaşadığımız Ermenileri tutuklayıp öldürmüşüz, soykırıma tâbi tutmuşuz... Hâlbuki, olayların gerçek yüzü tamamen farklıdır.
19. yüzyılın sonunda emperyalist ülkelerin tahrikiyle kurulan
Ermeni Taşnak ve Hınçak örgütleri, dünya tarihinin ilk terör örgütleridir. Osmanlı, bu örgütlerin terör ve isyan eylemlerine tam
33 yıl sabırla tahammül etmiş; ancak, bu eylemler 1. Dünya Savaşı'nda Türk Ordusu'nu arkadan hançerlemeye kadar varınca, 27 Nisan 1915'te çıkarılan bir Kanun-u Muvakkat ile tehcir kararı almak mecburiyetinde kalmıştır.
Ermeni terör örgütleri, 1890'da Erzurum İsyanı'nı, 1893'te I. Sason İsyanı'nı, 1895'te I. Van İsyanı'nı ve Zeytun Ayaklanması'nı, 1904'te II. Sason İsyanı'nı, 1909'da Adana Olayları'nı, 1915'ten itibaren de II. Van Olayları ve katliâmları ile Muş, Bitlis, Kars, Ardahan, Diyarbakır, Elazığ, Erzurum ve Erzincan mezalimlerini gerçekleştirdiler. Bu olaylarda 500 binden fazla Müslüman Türk ve Kürdü işkenceyle öldürdüler.
Ermeni terör örgütleri Osmanlı pâyitahtı İstanbul'da da çeşitli terör eylemleri yaptılar. 1890'da Hınçak örgütü, Kumkapı'da bir tedhiş gösterisi düzenledi. Taşnaklar, 1893'te, örgütlerini desteklemeyen Ermeni Patrikhanesi'ni bastılar. 1895'te, hükûmetin bulunduğu Bâb-ı Âlî Baskını'nı yaptılar ve çok sayıda sivil ve askeri şehit ettiler. 1896'da Osmanlı Bankası Baskını'nı gerçekleştirdiler. 1905'te ise, devletin başı olan II. Abdülhamid'e suikast teşebbüsünde bulundular.

24 Nisan'da ne oldu?
Efendim, 24 Nisan 1915'te henüz tehcir kararnamesi çıkarılmamıştı. O esnada, nüfus sayımlarına göre, İstanbul'da 77 bin Ermeni vatandaşımız yaşıyordu. Bunların içinde devletin yüksek makamlarında bulunanlar, hattâ Bakanlar Kurulu'nda olanlar vardı. İstanbul Ermenileri'nin sadece binde üçüne tekabül eden 235 örgüt üyesi tutuklandı.
24 Nisan'da tutuklananlar, Taşnak, Hınçak ve Ramgavar terör örgütlerine mensup kişilerdi. Tutuklananların evlerinde ve işyerlerinde yapılan aramalar sonunda şu silâhlar ve mühimmat bulundu: 19 mavzer, 74 martin, 111 vinçester, 96 maniher, 78 gıra, 358 filovir silahları ile 3591 taban-
ca ve 45221 mermi... Bu silâhlar, orta çapta bir askerî birliğin donanımına yeterli miktardı.
Doç. Dr. Yusuf Sarınay'ın yaptığı arşiv araştırmasına göre, tutukla-
nanlar Çankırı ve Ayaş'a gönderilerek gözetim altına alındılar. Ayaş'ta, bendeniz gibi 5 ay müddetle 60 santimlik duvarı olan zindan-
da değil, kendileri için Osmanlı bütçesinden tahsis edilen 2897 kuruş ödenekle ellerini kollarını sallayarak kısa bir süre yaşadılar. Gözetim altında bulunanların büyük çoğunluğu, iki hafta sonra 8 Mayıs'tan itibaren serbest bırakılmaya başlandı. Sadece 57 kişi Suriye'ye (Derzor ) gönderildi. Geri kalanlar ise affedildiler.
Ermeni tarihçi 'Palavraciyan'ın direktörlüğünü yaptığı Gomidas Enstitüsü'ne ismini veren meşhur müzisyen Gomidas'ın bütün tutukluluğu, Çankırı'da 13 gün zorunlu ikâmetten ibarettir. Hastalanınca İstanbul'a, oradan da Dahiliye Nezareti'nin özel izniyle Viyana'ya gitmiştir.
24 Nisan tutukluları arasında, tamamı da örgüt mensubu olmasına rağmen, tek kişi dahi idam edilmemiştir.
***
Utanmazca iftiralar ve yalanlarla tarihi saptırmayı bırakın da, gelin hep beraber gerçeği arşiv belgelerinden araştıralım.


N. Kemal Zeybek
Bengü gündem
 

     Gökyüzünde şimdi olduğundan daha çok veya az veya daha başka türlü dağılmış yıldızlar olabilirdi...
     Ben, sırtüstü yatıp onları seyrederken başka bir görünüşü seyretmiş olurdum ama ben mevcut olmazdım.
     Âlemlerin birbiriyle ahenkli ilişkisini ve insanın âlemlere bağlılığını ifade bakımından çarpıcı sözler değil mi?.
     Ne ilgisi mi var?
     İlgisi şu:
     Uzaklardaki yıldızlara değil de yakın gökyüzümüzde seyrededurduğumuz "aydede"yi bir hatırlayalım. Dünyamızın uydusu olan bir gök cismi...
     O kadar mı?
     Acaba dünya mı aya bağımlı, ay mı dünyaya bağımlı?...
     Ya da her ikisi birbirine mi?
     Ya biz?
     Biz insanlar aya neyimizi borçluyuz?
     Sadece ay ile ilgili duygularımız ve onu bilgi yapıp ürettiğimiz duygululuğumuzu mu?
     Evet, evet... Ay çekiminin denizlerde gelgitler yaptığını ve dünyamızdaki hayatı çeşitlendirdiğini biliyoruz.
     Başka?
     Şimdi asıl hatırlamamız gereken bilgiye geliyoruz...
     Eğer aydedemiz, dünyamızın çevresine yerleştirilmemiş olsaydı, dünyamızın kendi çevresinde dönüşü şimdiki gibi düzenli olmazdı. Öyle olunca da kutuplar ekvator, ekvator da kutuplar gibi olurdu. Ve bu durum sürekli değişirdi.
     Peki ne olurdu?
     Dünyada hayat olmazdı...
     Dünyanın hayata elverişli olmasını sağlayan ayın dünyayı denetlemesidir.
     Daha?...
     Gökyüzünde Samanyolu denilen Gök adamızın içinde bir yerlerde nokta ile gösterilebilecek bir gök cisminde yaşıyoruz. Gök âlemimizde, yüzmilyonlarca yıldız olduğunu biliyoruz. Gök odamız Samanyolu´nun bir ucundan bir ucuna ışık hızıyla gitsek bize yüz bin yıl gerekli olduğunu da öğrendik.
     Yine biliyoruz ki evrende bizim gök âlemimiz gibi daha büyük ve daha küçük yüzmilyonlarca gök oda var.
     Ve gök odalar arasındaki uzaklık, milyonlarca ışık yılı ile ölçülebiliyor.
     Ve bütün bu gök varlıklar arasında birbiriyle ilişkiler ve akıl sınırlarını aşan düzen olduğunu da biliyoruz.
     Ve bütün bu bize sınırsız gibi görülen evrenin özünün insan olduğuna ve insanın evrenin özeti ve varlıkların en kutlusu olduğuna inanıyoruz.
     Elbette inananlar inanıyor...
     Ve bütün bu varlıkların, tek varlığın görüntüsünden ibaret olduğuna da inanıyoruz.
     Elbette inananlar inanıyor...
     Gerçekte inanmayanlar da bir başka türlü inanıyor. Veya bu görkemli oluşumun bilinmezliğine, anlaşılmazlığına, kavranılmazlığına inanıyor.
     İşte insanlığın bengü gündemi bu...
     Acaba zaman zaman gelip geçici gündemlerden sıyrılıp bengü (Mengi: Ebedi) gündemlerle ilgilenilmeli değil mi?..


 
 
 Paralarda İnönü resmi 

KONU, siyasi kültürümüz açısından önemli olduğu için bugün de yazıyorum: İnönü’nün paralardan Atatürk’ün resmini çıkarıp kendi resmini koydurması...
AKP, Atatürk’e CHP’den daha mı yakın ki, paralarda onun resminin kaldırılmasını eleştiriyor?! AKP’nin CHP’yi bugünkü politikalarıyla eleştirmesi gerekmez mi?
Öte yandan, bugünkü CHP’nin sorunu 1939’da paralardaki resim değişikliği mi, yoksa tıkanıp kalmış olması, bir türlü büyümemesi ve hatta gittikçe içine kapanıp Recep Peker çizgisine yönelmesi midir?!

Kanun emri değil
Neyse, paralardaki resim meselesi güncel siyaset bakımından anlamsızdır ama başka bir açıdan çok önemlidir: Türkiye’de rejimin normalleşmesi gibi hâlâ tam çözemediğimiz derin problemin tarihi bir göstergesidir bu resim meselesi.
Bu açıdan önemli olduğu için, konunun hukuki tarafını araştırdım.
Osmanlı parasından cumhuriyet parasına geçişi düzenlemek için 30 Aralık 1925 tarihli bir kanun çıkarılmış. 2. maddesine göre, çeşitli mali kurumlardan oluşan bir komisyon “yeni paraların şekil ve suretini”  hazırlayıp önerecek, Bakanlar Kurulu karara bağlayacaktır.
Bakanlar Kurulu, 16 Mart 1926 günlü kararnameyle yeni paranın şekillerini onaylıyor:
“Elli, yüz, beş yüz ve bin liralık paralar için Reisicumhur Hazretlerinin resmi.
Bir, beş ve on liralık paralar için cumhuriyetin resmedilecek bir simgesi.”
Demek ki, cumhurbaşkanının resmini koymak kanunun emri değildi. Milli Şef’in bir işaretiyle kararname de kanun da değişirdi zaten.
Kanuni gereklilik olmadığına göre, İnönü niye kendi resmini koydurdu? Bunun insani sebebi, elbette “ben” duygusudur. Ama İnönü, henüz kurumlaşmamış bir rejimin başında kendisini yeterince güvende hissetmemiş, otoritesini ‘tahkim’ etmek için “Milli Şef” olmuştur; paralardaki resim, bu siyasi tablonun bir simgesidir.

Sıkıntılı geçiş dönemi
Başvekillikten uzaklaştırılmış olan İsmet Paşa Ankara’da “menkub” yani “siyasi düşkün”dür! Yakup Kadri, o zaman İsmet Paşa’yla görüşmenin bile bir cesaret sayıldığını anlatır:
“Meğer, İsmet Paşa ‘tecrit’ olunmuş, göz hapsine alınmış bir durumda imiş! Şu halde, İsmet Paşa’nın kendisi de buna inanmış olacaktı ki, -başıma bir şey gelmesin diye- beni evine gizlice alıp görüşmek gibi bir ihtiyat tedbiri almayı lüzumlu görmüştü.”
İnönü’nün öldürüleceği söylentileri bile çıkmış, hatta Fevzi Çakmak, Pembe Köşk’ü askeri koruma altına almıştı!
İnönü de Cumhurbaşkanı olunca, kilit noktalara kendi adamlarını getirmiş, Atatürk’ün muhaliflerini yanına almıştır. 1927 CHP tüzüğünde Atatürk’e “Değişmez Genel Başkan” sıfatı verilmişti; onun vefatından 46 gün sonra, 26 Aralık’taki CHP kurultayında İnönü “Değişmez Genel Başkan” olmuştur.
Parti devleti sisteminde bu sıfat son derece önemlidir.
Bu kritik geçiş süreci hakkında Cemil Koçak’ın Milli Şef Dönemi adlı eserini tavsiye ederim.
İnönü böyle idi de, altı asırlık saltanatı deviren Atatürk kendini ve rejimini güvende hissedebilir miydi?!. 1950’de iktidara gelen DP, adeta kompleks halinde, sürekli olarak “ihtilal korkusu” yaşamamış mıydı?!. Bugün rejim sorununu tamamen oturtabildik mi?!
Netice: Artık bu köklü istikrarsızlık korkularını aşmalıyız, bunun da yolu liberal demokrasinin kurallarına herkesin, siyasetin, ordunun ve yargının uymasıdır.


 
Ayşe Kocatürk

 

Birinci Hançeri Sessizce Yedik, Peki Ya İkincisini?

 

Emete GÖZÜGÜZELLİ 

 

 

Kıbrıs’ta cereyan eden gelişmelerin iç açıcı olduğunu değerlendirmek pek kolay değil. Kıbrıs Türkü zorlu ve çetin bir sürece girdi. Mukadderatının tayin edilmek istendiği bu süreçte Teknik komiteler adı altında kurulan 8 teknik komite ve 5 çalışma grubu tam hızla çalışmalarına başladı. Rum liderliğinden ve KKTC yetkililerinden yapılan açıklamalarda her şeyin gayet güzel şekilde şekillendiği ve çalışmaların sürdüğü mesajları veriliyor. Bu noktada akıllara düşen sual şudur ki Teknik komitelerin başını çeken isimlerin altında yer alan kişiler kimlerdir? Bu isimler hangi kriterlere uygun olarak belirlenmiştir? Ayni zamanda seçilen kişilerin sahip oldukları ideolojileri doğrultusunda masa başında görüşmelerde bulunacakları gerçeği dikkate alındığında durumun hassasiyeti o kadar daha çok belirgin hal alacaktır.  Zira bu kişilerin komitelerde sergileyecekleri bakış açıları bizlerin geleceğini de şekillendirecek olası bir “anlaşmanın” temelini oluşturacaktır.

 

Tabii bu çalışmalar adada tam hızla devam ederken, iktidar güçlerinin var olan Kıbrıs anlaşmazlığını “biz çözeceğiz” mantığında hareket ederek diğer kesimler ile birlikte kırmızı çizgiler belirlemeden masa başında çalışmalara başlaması hayli düşündürücü bir o kadar da tehlikelidir. Apaçık bir gerçek vardır ki, bugün Kıbrıs Türkünün en az %70’i iki Devletli bir çözümü adada uygun görmekte ve KKTC Devletinin varlığını koruyarak anlaşmaya varılmasını arzulamaktadır. Ne yazık ki iktidar yetkilileri bu gerçeğe kulak tıkamaktadırlar. Lakin, 26-29 Mart 2008 tarihleri arasında Anavatan Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve ardından da 11 Nisan 2008 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un KKTC’ye yaptıkları ziyaret, TSK’nin Kıbrıs anlaşmazlığında varılmasını arzuladığı çözüm modelini de açıklıkla ifade etmesine imkan kılmıştır. Bu ziyaretlerde KKTC gerçeğinin artık kabul görmesi ile bir anlaşmaya varmanın mümkün olduğu belirtilmiştir. Peki bu açıklamalar KKTC iktidarı tarafından dikkate alınmakta mıdır?...

 

Şimdi konuyu biraz daha derinlemesine ele alalım;

 

11 Nisan 2008 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ, KKTC’de yapmış olduğu KTBK Komutanlığını denetleme ziyaretini tamamladı. Adadan ayrılmadan önce KTBK Komutanlığında  bir basın toplantısı tertipledi. Ne ilginçtir ki Başbuğ’un adadan ayrılacağı gün basına ve ordu mensuplarına yönelik yaptığı basın toplantısının gerçekleştiği esnada KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın da Lokmacı kapısından Rum tarafına geçerek Rum esnafı ile görüşmüş,  orada dondurma yiyerek Rumlara “barış” istediği mesajını vermiştir. Hatta Yunan müziklerini içeren CD almayı  da tercih ettiği gözlemlenmiştir... Rum basını bu durumu o kadar beğendi ki, Talat’a övgüler düzen yayımlar yapmayı da uygun görmüştür. Şüphesiz ki Talat’ın Başbuğ’un adadan ayrılacağı gün Lokmacı’dan geçerek Rum esnafla birlikte olması ve anılan davranışları sergilemesi tesadüf bir durumu yansıtmamaktadır. Keza İlker Başbuğ’un adaya gelmesi ile Barış Platfomu, YKP, BKP,TDP ve DEV-İŞ’in Rum lideri Hristofyas’a ziyaretlerde bulunarak, Makarios’un resmi altında Hristofyas’la birlikte fotoğraflar çektirmeleri de tesadüf bir hadise değildir. Anılan tarafların başta Anavatan ve TSK aleyhtarı tutumları dikkate alındığında durumun analizi daha berraklaşır hale gelecektir.

 

Özellikle de Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Başbuğ’un adadan ayrılmadan önce yapmış olduğu açıklamasında, birçok kesimin açılış konuşmalarında veya toplantılarında saygı ile anmayı unuttukları liderimiz Dr. Fazıl Küçük’e atıfta bulunması fevkalade önem arz etmektedir. Zira Liderimiz Dr. Fazıl Küçük ve mücadelesini bu topraklarda görmezden gelenler olduğu ve gençlerimize verilen mücadelede nelerden geçerek bu günlere gelindiğinin anlatılamadığı bilinmektedir.  Başbuğ’un liderimize atıfta bulunması şuan “liderlik” rolünde olanlara “geçmişi unutmayın” şeklinde verilmek istenen bir mesaj olduğu düşünülmektedir.

 

Buna ilaveten, anılan toplantıda Başbuğ, zaman zaman birçok kişinin akıllarında sual olan TSK’nın Kıbrıs “meselesine” bakış açısını kesin  ve net bir tavırla açıklık getirme yoluna gitmiştir. Başbuğ Kıbrıs’ın önemini ilk olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne Garanti Antlaşması ile yüklenen Kıbrıs Türk halkına sağlamak zorunda olduğu Güvenlik sorumluluğunu hatırlatmış ve İttifak Antlaşmasında açıkça ifade edilen Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliği açısından taşıdığı stratejik rolün önemine dikkat çekmiştir. Bu iki temelin süreklilik arz ettiğini ifade eden Başbuğ, Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de istikrarın ancak bu sayede olduğunu yinelemiştir. Netice itibarıyla da Kıbrıs konusunun Türkiye ve KKTC’nin Güvenliklerini ilgilendiren milli ve ortak bir sorun olduğunu belirtmiştir.

 

Başbuğ özellikle de Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm bulunmak isteniyorsa , ilk önce GKRY’nin 1959/60 Antlaşmalarına dayalı “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti” olmadığının, KKTC’nin bir gerçek olduğunun ve ilgili tarafların eşit ve egemen bir şekilde ortaya konulacak “ortak iradesi” olmaksızın soruna çözüm bulunamayacağının herkes tarafından kabul edilmesi gerektiğini açıklamıştır.

 

İşte Orgeneral Başbuğ’un bu açıklamaları Kıbrıs’ta varılması düşünülen çözümün net içeriğini de ortaya koymuştur. Bu durumdan rahatsızlık duyan kesimlerin süratle Rum lideri Hrsitofyas’a ziyaretler yapması Başbuğ’un verdiği mesajların aleyhine tavır olarak gerçekleştirildiği görülmektedir. Gelinen süreçte öyle görünüyor ki, başta TSK üst düzey yetkililerinin yaptıkları açıklamaların ekseninde KKTC gerçeğinin var olduğu ve bunun süregelmesi için çaba gösterecek bir gücün varlığını Kıbrıs Türklerine hissettirmiştir. Bu mesajlar Kıbrıs Türküne moral ve güç vermiştir.

 

Bilindiği üzere, Kıbrıs Türkünün bugün TSK ve mensuplarına olan güveni adadaki siyasilere olan güveninden kat ve kat üsttedir. Bu gerçekleştirilen son kamuoyu yoklamalarında da açıkça görülmüştür. Bu güven ve desteğin varlığı da bir kez daha Başbuğ Paşa’nın hatırlattığı gibi terörle mücadele sürecinde Kıbrıs Türklerinin de teröre lanet mitingleri düzenlemesi ve Mehmetçik Vakfına maddi destekler sağlaması ile perçinleşmiştir.    

 

Hatırlanacağı üzere, “Birleşik Kıbrıs”ın bir hayalden ibaret olduğunu daha önce defalarca her ortamda ifade eden Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Tümg.Mehmet Eroz veya Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korg. Hayri Kıvrıkoğlu’nun anılan açıklamalarına, Anavatan Genel Kurmay Başkanlığı da Bağbuğ kanadı ile gereken desteği içinde bulunduğumuz kritik süreçte ortaya koyma yoluna gitmiştir. Özelikle de Anavatandaki Türk hükümeti AKP’nin Kıbrıs konusunda inişli çıkışlı beyanatları  gerek KKTC Devletinin devamını öngören kesimleri gerekse TSK’ni rahatsız ettiği değerlendirilebilir. Özellikle de AKP’nin en son Rumlara limanlarını açması karşılığında “Kuzey Kıbrıs’tan izolasyonları kaldırılması” açıklamaları ele alındığında var olan tepkilerin ne derece hayati olduğu da gözlemlenebilir. KKTC’deki Gemi Acenteleri Birliği’nin yaptığı basın açıklamanda Türk limanlarının Rum Gemilerine açılamaz” şeklindeki tepki içeren açıklamaları var olan rahatsızlığın da sivil toplum üzerindeki etkisini göstermektedir.

 

Diğer taraftan Başbuğ’un yaptığı açıklamaların karanlık bir sürece sokulmak istenen Kıbrıs Türküne bir ışık ve moral verdiği kaçınılmaz bir gerçektir.  Ancak, yapılan açıklamaların özellikle de yukarıda izah edilen çerçevesi ile Türk basınında fazlaca yer verilmeyerek sadece terörle ilgili bölümlerin Türk kamuoyundaki yerel basına aksettirilmesi de ayrıca düşündürücüdür. Burada medya kanalı ile kamuoyunun gündemi farklı boyutlara taşınması hedeflenmekte ve KKTC konusunda Başbuğ’un açıklamalarını sabote edilme yoluna da gidildiği gözlemlenmektedir. www.aysekocaturk.com






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın: