< center>
   
 
  TÜRK DÜNYASI
 

TÜRK BOYLARI




AFŞARLAR (AVŞARLAR);

On birinci yüzyıldan itibaren mühim roller oynamak suretiyle adlarını zamanımıza kadar yaşatmış Oğuz boyu. Bozokların Yıldızhanoğulları kolundandırlar.

Büyük Selçuklu Devletinin kuruluşundan önce diğer Oğuz boyları ile beraber, Kıpçak çölünde yaşarlardı. 1135-1136 yıllarında reisleri Arslanoğlu Yakub Bey kumandasında gelerek Huzistan’a yerleştiler. Yakub’dan sonra Afşarların başına Aydoğdu bin Küşdoğan geçti. Şumla lakabıyla anılan bu bey, Büyük Selçuklu Devleti’nin zayıflamasından faydalanarak, Huzistan’da Selçuklu hakimiyetine son verdi ise de, 1159’da Irak Selçuklu sultanı Melikşah gelerek tekrar Huzistan’a hakim oldu. Bu devrede Şumla da Melikşah’ın hizmetine girdi. 1194 yılında Abbasi halifesi En-Nasır li-Dinillah, veziri İbn-ül-Kassab kumandasında Huzistan bölgesine bir ordu gönderdi. İbn-ül-Kassab, Huzistan’ın başşehri Tuster’i ve birçok kaleleri zaptettikten sonra, Şumla’nın ailesini ve çocuklarını toplayıp Bağdad’a götürdü. Böylece Huzistan’daki, Avşar Şumla ve oğullarının hakimiyeti sona erip, ülke, halifenin topraklarına katıldı.

Diğer taraftan Malazgirt Savaşından sonra, Anadolu’ya Türkmenlerle beraber göç eden Afşarlar, Selçuklu Devleti’nin uç bölgelerine yerleştirilmişlerdi.
Nitekim Anadolu’da yerleşim yerleri arasında Avşar adı, Kayılardan sonra ikinci sırada gelmektedir. Bu yer adları Avşarların Türkiye’nin fetih ve iskanında Kayı ve Kınıklar gibi birinci derecede rol oynadıklarını göstermektedir. Yine kaynaklara göre Karamanoğulları Beyliğini kuran ailenin Avşar boyuna mensub olduğu belirtilmektedir. Osmanlı ve İran tarihinde önemli rol oynayan Avşarlar, Anadolu’ya on üçüncü yüzyılda göç edenlerdir. Bu ikinci göç hareketi sırasında Anadolu’ya gelen Avşarların bir bölümü, Akkoyunluların İran’ı ele geçirmesi üzerine, Mansur Bey önderliğinde İran’a giderek Huzistan’a yerleşti. Anadolu’da kalanlar ise; daha çok Malatya ve Doğu Anadolu’da bulunuyorlardı. Bunlardan büyük bir bölümü on altıncı yüzyıl başlarında İran’a göçerek Urmiye’den Herat’a kadar olan geniş bir bölgede yerleştiler ve Nadir Şah, 1736’da bunlardan Afşarlar hanedanını kurdu.

İran Afşarları; Mansur Beğ Avşarları, İmanlu Afşarı, Alplu Avşarı, Usalu Afşarı, Eberlu Afşarı olmak üzere, başlıca beş büyük oba idi.

Safevi hükümdarı Birinci Şah İsmail, Afşarları sınır koruyucusu olarak Horasan’a yerleştirdi. Safevilerin zayıfladığı bir dönemde, Afşarların lideri Nadir; Afşar, Celayir ve diğer Türkmenleri etrafında topladı ve İkinci Tahmasp’ın hizmetine girdi. İran topraklarından Afganları çıkarınca, nüfuzu arttı. Sonra İkinci Tahmasp’ı tahttan indirerek yerine Üçüncü Abbas’ı şah yaptı. Kendisini de saltanat vekilliğine getirdi. 1736’da da kendi şahlığını ilan etti. 1737’de Hindistan seferine çıkarak Delhi’ye kadar ilerledi. Bir suikasdden sonra idareyi sertleştiren Nadir Şah, Afşar ve Kaçar Beyleri tarafından öldürüldü. Horasan’ı yöneten torunu Şahruh’un ölümünden sonra İran Afşar yönetimi de sona erdi.
İran Afşarları günümüzde, Urmiye gölünün kuzey batısında Hemedan, Kirmanşah, Nişabur, Kerman’ın güneyinde dağınık halde yaşamaktadırlar.

Afşarlar, halis Türk olup, İran’dakiler hariç hepsi Ehl-i sünnet olup, Hanefi mezhebindedirler.
Afşarlar, güler yüzlü, iyimser, hayat dolu, sakin ve terbiyeli insanlardır. Kadınları çok çalışkandır. Ünlü Afşar kilimleri bu çalışkan kadınların el emeğidir.

Günümüzde yerleşik olmalarına rağmen bir kısmı adetlerini devam ettirmektedirler. Bugün Kayseri’nin Pınarbaşı kazasının merkez nahiyesine bağlı bir kısım köyler ile aynı kazanın Pazarören nahiyesi köylerinden pek çoğu, Sarız kazası ve Tomarza’nın Toklar nahiyesi köylerinin yarısından fazlası Avşarlara aittir. Ayrıca Adana’ya bağlı mağara kazası köylerinden Ayvad ve Ağdaş alanı köyleri de Avşarlar tarafından iskan edildiği gibi, Çukurova’da mevcut bazı Avşar köylerinden başka Kastamonu, Bolu, Muğla, Isparta ve Antalya yörelerinde pek çok Avşar köy adına rastlanır.


Balkarlar Kuzey Kafkasya'daki Kabartay-Balkar Özerk Cumhuriyetinde yaşayan Türk boyu. Taulular (Dağlılar) veya Malkarlar diye de tanınırlar.

Balkarların menşei hakkında, değişik görüşler vardır. Bazı araştırmacılar, Balkar adının Bulgar'dan kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Ekseri araştırmacılara göre ise uzun müddet göçebe bir hayat süren ve Karaçaylılarla birlikte yaşayan Balkarlar, adlarının, Kırım'dan göç ettikleri sırada kendilerine önderlik eden "Malkar" adında bir beyden geldiğine inanırlar. Menşelerinin, Hazar Türkleri'ne dayandığını ileri sürenler de vardır. Bunlara göre Balkarlar, 10 ve 11. yüzyıllara kadar bağımsız yaşamış, daha sonra Ruslar veya Osetler tarafından Kafkasya'ya sürülmüşlerdir.

Balkarlar, Altınordu ve Kırım hanlıklarının hakimiyeti altında kaldıktan sonra, 15. yüzyıl sonlarında, Kırım Hanlığıyla birlikte Osmanlı Devleti'nin hakimiyetine girdiler. Balkarlar arasında, giderek İslamiyet yayıldı. Uzun müddet Osmanlı himayesinde huzur ve güven içinde yaşayan Balkarlar, 1827 senesinde Rus hakimiyetine girdiler.

1917 Ekim devriminden sonra, Karaçaylılarla birlikte Kuzey Kafkasya Bağımsız Cumhuriyeti içinde yer aldılar. Kızılordu, 1921'de bu devlete son verince Balkarlar, Kabartay Bölgesine, Karaçaylar ise Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesine yerleştirildiler. İkinci Dünya Savaşı sırasında Balkarlar ve Karaçaylılar birleşerek Sovyet hükümetine karşı çete savaşları başlattılar. Savaş sonrasında, Almanlarla işbirliği yaptıkları için, Orta Asya'ya ve Sibirya'ya sürüldüler. Yaşadıkları bölge olan Balkariye de, Gürcistan Sovyet Cumhuriyetine katıldı. 1957 senesinde çıkartılan bir kanunla, Balkarların büyük bir kısmı, Orta Asya'dan geri getirildiler. Kabartay Balkar Özerk Cumhuriyetine yerleştirildiler. Nüfusları 66.000 civarında olan Balkarlar, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nin dağılışından beri, yeni sistem içinde hayatlarını sürdürmektedirler.

Balkarlar, Malkar til (Malkar dili) ve Tau til (Dağlı dili) olarak adlandırdıkları, Kıpçakça kökenli bir dil konuşurlar. Balkarca'nın, dilbilgisi bakımından Karaçayca ile ortak özellikleri vardır. 1926 senesine kadar İslam harflerini kullanan Balkarlar, daha sonra Latin alfabesini ve 1940'ta da Kiril alfabesini benimsediler. Gelişmiş bir yazılı edebiyatları olmamasına rağmen, zengin bir sözlü edebiyatları vardır.

BAYAT BOYU (BAYATLAR)

Oğuz boylarından biri. Bozokların Gün-Hanoğulları koluna bağlıdır.

"Devleti ve nimeti bol, devlet ve nimet sahibi" manâsına gelen Bayat boyunun ongunu (sembolü), şahin; şölenlerdeki et payları, "sağkarı yağrın" (sağ kürek kemiği) kısmıdır. Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügati't-Türk'te Oğuz boylarının dokuzuncusu olarak, Bayat boyunu göstermiştir.

Oğuzların sağ kolunda bulunan Bayat boyu, ekseri Oğuz hanlarının çıktığı dört Bozok boyundan biridir. Diğer Oğuz boyları gibi Sirüderya (Seyhun) Nehri kıyılarında ve kuzeydeki bozkırlarda yaşayan Bayat boyu, İslamiyet'ten önceki tarihinde, Korkut Ata (Dede Korkut) ile temsil edilmiştir. Bayat boyundan Kara Hoca'nın oğlu Korkut Ata, akıllı, bilgili ve keramet sahibi bir insandı. "Ala atlı kiş tonlu" Kayı İnal Yavku ile ondan sonra gelen hükümdarlar devrinde çıkan birçok zor siyasî meseleler, Korkut Ata'nın dirayeti sayesinde halledilmiştir.

Diğer Oğuz boyları gibi, İslamiyet'i kabul eden Bayat boyunun bir kısmı, 11. yüzyılda Selçuklu hükümdarları idaresinde, Horasan ve İran üzerinden Anadolu ve Suriye'ye geldiler. Anadolu'ya gelenlerin bir kısmı, uçlara yerleştiler. Bir kısmı ise göçebeliği bırakarak, Batı ve Orta Anadolu'da köyler kurdular. Bu bölgelerde görülen ve bazısı günümüze kadar gelmiş olan yer adları, Bayat boyunun Anadolu'ya yerleştiği devirlere aittir.

Orta Asya'da kalan, Bayat boyuna mensup bir kısım oymaklar ise, 13. yüzyılda Moğol istilasından kaçarak, Doğu Anadolu, Suriye ve Irak'a geldiler. 14. yüzyılda Kuzey Suriye'de, Bozok kolunun Avşar ve Beydilli boylarıyla birlikte yaşadılar. Yaz aylarında, yaylak olarak, Anadolu içlerine göçtüler.

Kuzey Suriye'de bulunan, Avşar ve Beğdilli boylarıyla birlikte 40.000 çadırdan fazla olan Türkmenlerin Bozok kolunu meydana getiren Bayatlar, bazı siyasî hadiselere katıldılar. Büyük bir ihtimalle Dulkadiroğulları Beyliğini kurdular. Maraş ve Elbistan bölgesinin yeniden iskânına katıldılar. 15. yüzyılın başlarında, Kara Tatarlardan boşalan Yozgat ve komşu yörelerde, Bozok oymakları yurt tuttu. Bunlar arasında, kalabalık sayıda Bayatlar da vardı. Bu Bayatlar, kışın Kuzey Suriye'ye gittikleri için, Şam Bayatı adını aldılar. Şam Bayatı'nın, bir kısım Akçalu (Ağçolu) ve Akçakoyunlu (Ağçakoyunlu) boylarının kollarıyla birlikte, Kaçar boyunu teşkil ettiler. 15. yüzyılın sonlarına doğru Kuzey Azerbaycan'daki Gence yöresine giden Kaçarların bir kısmı, 17. yüzyılın başlarında İran'ın Esterabad yöresine göç ettirildi. 18. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak, 1925 senesine kadar İran'ı idare eden Kaçar Hanedanı, bu Kaçar koluna mensup olup Şam Bayatı'ndan çıkmış olması mümkündür.

Bozok'ta (Yozgat ve civarı) kalan Şam Bayatı kolu ise, çiftçilik yaptığı arazide köyler kurarak, tamamen yerleşik hayata geçtiler. Bayatların önemli bir kolu da, 15. yüzyılın sonunda Akkoyunlu fethi üzerine, İran'a göç etti. Bunların bir kısmı Azerbaycan'da, önemli bir kısmı da Hemedan'ın güneydoğusundaki Kezzaz ve Girihrud yöresinde yerleşti.

Akkoyunlu Devleti'nin yıkılmasından sonra İran'a hakim olan Safevîler'in hizmetinde, birçok Türkmen topluluğu gibi, önemli miktarda Bayat da vardı. Cins atlar yetiştiren ve 10.000 çadırdan ibaret olan bu Bayatların beyleri, Şah Abbas tarafından Azerbaycan'daki sancaklara tayin edildi. Böylece, bu yörede yaşayan Bayatlar dağıldı.

Aynı yüzyılda Horasan'da Nişabur bölgesinde de Bayatlar yaşıyordu. Ancak, bu Bayatların Türk olmayıp Moğol asıllı oldukları anlaşıldı. Onlara, Kara Bayat adı verildi. Asıl Bayatları bunlardan ayırt etmek için, Akbayat veya Özbayat denildi.

19. yüzyılın başlarında Akbayatların, Azerbaycan'da 5000 kişi, Tahran çevresinde 3000 kişi, Şiraz taraflarında 3000 kişi olmak üzere üç kol halinde yaşadıkları tespit edildi. Karabayatlar ise Nişabur dolaylarında oturuyorlardı.

Suriye ve Doğu Anadolu'nun Osmanlı Devleti topraklarına katılmasından sonra, bir kısım Bayatlar da diğer Türkmenler gibi geleneksel göçebe hayatlarını sürdürdüler. Yerleşik hayata geçenler de, köy hayatı içinde uzunca bir müddet yaylaya çıkma geleneğini bırakmadılar. Fakat, Osmanlı toplum yapısı içinde kaynaştılar. Boy adlarıyla anılmaz oldular.

Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde, Kuzey Suriye'deki ana Bayat kolu, yirmi obadan meydana gelmişti. Fakat bu obaların nüfusları fazla değildi. 16. yüzyılın ikinci yarısında boyun başında bulunan Bozca adlı boy beyi ailesi, boy halkından birçok kimseyi de yanına alarak İran'a gitti. Bunlar, orada Bozcalı adıyla anıldılar ve varlıklarını geçen yüzyılın sonlarına kadar korudular.

Anadolu'da kalan Bayatlar, Pehlivanlı ve Reyhanlı gibi güçlü obalar olarak hayatlarını sürdürdüler. 17. yüzyılda Bayat obalarından çoğu Pehlivanlıların, geri kalanları da Reyhanlıların etrafında toplandılar. Böylece, 18. yüzyılda Pehlivanlılar, 15.000 çadıra sahip güçlü bir oymak halinde Bozok'ta oturdular. Reyhanlılar ise 3000 çadıra yükselerek, yaz mevsimini Sivas'ın güneyindeki Yeni İl'de, kışı da Amik Ovasında geçirdiler. 19. yüzyılda Pehlivanlıların çoğu, Yozgat-Ankara arasındaki yörede yerleştiler. Reyhanlılar ise 1865 senesinde Amik Ovasında yerleştirildiler. Böylece, Reyhanlı kasabası meydana geldi. Bayat boyunun Kuzu Güdenli oymağı, Kayseri'nin Bucakkışla yöresinde toprağa bağlandı.

Irak'ın Kerkük bölgesinde yerleşmiş olan Bayatların, geçen yüzyılın başlarında, 2000 çadır kadar olduğu tespit edildi. Bu bayatların, İran Bayatlarından olması muhtemeldir.

Anadolu'nun Türk yurdu haline getirilmesinde ve İslamiyet'in yayılmasında büyük hizmetleri olan Bayat boyundan, büyük şahsiyetler yetişti. Oğuz elinin büyük manevî şahsiyeti Dede Korkut (Korkut Ata), şair Fuzulî, Cem Sultan adına Osmanlı Hanedanının eski atalarına dair Câm-ı Cem-Âyin adlı eseri yazan Mahmud oğlu Hasan, Bayat boyundan yetişen ünlü şahsiyetlerdir.


ÇAVULDUR BOYU (Çavuldurlar) Yirmi dört Oğuz boyundan biri.

Üçokların Gök Han Oğulları koluna bağlı olup, alâmet olarak sungur/akdoğan kuşunu kullanırlardı. “Nâmuslu ve ünü uzaklara yayılmış” manâsına gelen “Çavuldur” kelimesi bazı kaynaklarda “Çavundur” şeklinde geçer. Çavuldur boyu, 10. yüzyılda diğer Oğuz boylarıyla birlikte yurtlarından Mangışlak/Siyahkûh Yarımadasına göç etti. Bir kısım Çavuldur mensubu, Mangışlak’ta kalırken, bir kısmı Selçuklular'la birlikte Anadolu’ya geldi. Bunlardan Emir Çavuldur, Sultan Alparslan’ın; Çavuldur Caka da Danişmend Gâzi'nin Anadolu fetihlerine komutan olarak iştirak ettiler. Bu akınlarla gelen Çavuldurlardan Anadolu’ya gelip yerleşenler de oldu. Kurdukları köylere, boylarının adlarını verdiler. Bu isimle Anadolu’da, 16. yüzyılda on altı, 20. yüzyıl ortalarında on yedi köyün varlığı tespit edilmiştir.

Mangışlak Yarımadasında kalan Çavuldur boyu mensupları ise, 16. yüzyılda Kalmukların baskısıyla Kafkasya’nın kuzeyine göç ettiler.

KAÇARLAR Türkistan, Âzerbaycan, İran ve Anadolu’da yaşayan Türkmen kabîlesi ve
İran’da (1796-1925) tarihlerinde iktidar olmuş hanedan. Kaçar adı, Türkçe kaçmak kelimesinden türetilmiştir.

Moğollar (1206-1320) devrinden beri, Hazar Denizi kıyılarında otururlardı. İlhanlılardan Hülâgu Hanın (1256-1264), Alamut Batınîlerine ve Suriye’ye karşı giriştiği seferlere katılan Kaçarlar; Irak, Suriye ve Anadolu’ya kadar yayıldılar. İlhanlı Devleti yıkıldığı zaman, Suriye hududuna yerleştiler. Timur Han, Suriye’yi ele geçirince, onları esas vatanları olan Türkistan’a yolladı. On altıncı yüzyılın başında kurulan Safevî Devleti'nin (1502-1732) kurucusu Şah İsmail’i (1502-1524) destekleyen Kaçarlar; bu devirde vezirlik, başkumandanlık, beylerbeylik dahil, devlet kademelerinde vazife aldılar. Safevîlerin yıkılmasıyla, 18. yüzyılda, Afşarlar (1736-1749) ile mücadele ettiler. Afşarlı Nâdir Şah'a (1736-1747) düşmanca davranan Kaçarlar, Kuzey İran üzerinden Âzerbaycan’a yayıldılar. Kaçarlı Mehmed Ağanın Âzerbaycan valiliği sırasında, İran’daki hakimiyetleri kuvvetlendi. Zendlere (1749-1796) karşı 1779’da, Şiraz’da zafer kazanan Mehmed Ağa, İsfahan bölgesini alarak, şahlığını ilan etti. 1796’da Zendlerin hakimiyetine son veren Mehmed Ağa, İran’ı bütünüyle zaptetti.

Böylece, 1796’da kurulan Kaçar Devleti, Ruslarla mücadele edip, 19. yüzyılda Avrupa devletleriyle diplomatik münasebetler kurdu. Feth Ali Şah (1797-1834) devrinde, Fransa ve İngiltere’nin yanına çekilmek istenen İran’daki Kaçar Devleti, Çarlık Rusyası'nın Hint Okyanusuna inme politikasına karşı, ordusunu kuvvetlendirerek, Avrupa’dan teknik eleman, silâh ve malzeme getirtti. Feth Ali Şah, İran-Rus Harbi (1826-1828) sonunda imzalanan Türkmençay Antlaşması ile, İran ve Kafkaslar havalisindeki haklarını Rusya’ya vererek, Hazar Denizindeki Rus hakimiyetini kabul etti. Muhammed Şah (1834-1848) devrinde, Kuzey İran’da Acem asıllı Elbab Ali Muhammed’in talebesi İslâm düşmanı Bahâullah’ın kurduğu “Bahâîlik” ortaya çıktı. Bahâîler, Kaçarlı iktidarını tehdit edip, isyanlar çıkardı. Nâsireddin Şah (1848-1896), Bahaîleri kılıçtan geçirdi ise de, bir fedai tarafından öldürüldü. Doğu’nun fethedilmesi için Afganistan ve Herat’taki mücadeleler, Hindistan’daki Gürgâniyye (Babür) Devleti'nin (1526-1858) İngilizler tarafından yıkılmasına kadar devam etti.

Rusya, İngiltere ve Fransa’nın, İran bölgesindeki rekabeti, Kaçarlar Devleti üzerinde Avrupa devletlerinin iktisadî hakimiyetini arttırdı. Muzaffereddin Şah (1896-1907) devrinde, liberalizm ve meşrutiyet verilmesini isteyenlerin hareketleri karşısında, 1 Ocak 1907’de Meclis-i Şûrâ-yi Millî açıldı. Muzaffereddin Şah'tan sonra tahta geçen Muhammed Ali Şah (1907-1909), Meşrutiyet Anayasasını ilan etmesine rağmen, tatbik ettirmemesi üzerine, Âzerbaycan ve diğer eyaletlerde, Kaçarlı Hanedanına karşı, silâhlı mücadeleler ile isyanlar başladı. Muhammed Ali Şahın, Rus ve İngiliz kontrolündeki iktidarına ihtilalciler son verince, yerine oğlu Ahmed Şah (1909-1925) geçti. Birinci Dünya Harbinde tarafsız kalan Kaçarlar Hanedanının ülkesi, Ruslar ve İngilizler tarafından muharebe alanı olarak kullanılıp, buradan Osmanlı Devleti'ne saldırılar tertiplendi. Harp sonrasında, İran’da mahallî isyanlar ve ayrılma taraftarı hareketler gelişti. Bolşevik Rus orduları Kuzey İran’a girdi. İngilizler, Ahmed Şah'ı 1923’te Londra’ya götürünce, yerine, saltanat nâibi ve ordu başkumandanı Ali Rıza Han vekalet etti. 1924’te İran Millî Meclisini elde eden Ali Rıza Han, 1925’te kanlı bir darbe yaparak, Kaçarlar Hanedanına son verip, Pehlevî hükümetini (1925-1979) kurdu. Pehlevî hükümeti devrinde, Kaçarlar Hanedanından ve kabilesinden birçok devlet adamına vazife verildi.

Kaçarlar, bugün, Türkistan, Âzerbaycan ve kalabalık bir şekilde Esterâbat dahil İran’da yaşamaktadır.

Kayı Boyu, Oğuzların 24 boyundan biridir. Gün Han Oğulları koluna bağlı olup, Ongunu (kutsal hayvanı) şahindir. Oğuz boylarıyla ilgili ilk bilgiler
Kaşgarlı Mahmud'un Divanü Lugati't-Türk adlı eserinde derlenmiştir. Reşideddin'in Camiü't-Tevarih ve Yazıcıoğlu Ali'nin Selçuknamesi (Tarih-i Al-i Selçuk) sinde Kayı boyu ile ilgili bilgilere yer verilmektedir.
Reşideddin'in verdiği bilgiler Oğuzların İslam dinini benimsemelerinden önceki dönemi kapsadığından dolayı büyük önem taşır. Bu kaynakta ve diğer kaynaklarda boylar listesinin en başında yazılması, Kayı boyunun Oğzular arasındaki toplumsal ve siyasal konumunun yansımasıdır.

Kayı Boyu (Kayılar) Oğuzların Bozok kolundan, Osmanlıların da mensup olduğu bir boy.

Kayı kelimesi; “muhkem, kuvvet ve kudret sahibi” demektir. Kayı boyunun damgası, iki ok ve bir yaydan ibaretti. Oğuz Han oğlu Gün Han oğlu Kayı’nın, bu boyun ceddi olduğu söylenir. Yirmi sene hükümdarlık yapan Kayı’nın nesli, uzun yıllar bu makamda kalmıştır. Bu sebeple Kayı boyu, Oğuz boyları arasında ilk sırada gösterilmektedir. Dede Korkut da eserinde, gelecekte hanlığın geri Kayı'ya döneceğini bildirerek, Osmanlılar'ı haber vermiştir.

Kayılar, Selçuklular'la birlikte, fetih esnasında ve daha sonraları Anadolu’ya gelip, değişik bölgelerde yerleştiler. Osmanlı Devletinin kuruluşunda, esas nüveyi teşkil ettiler. Osmanlılar zamanında, Rumeli’nin fetih ve iskânına katıldılar.

Sultan İkinci Murad, soyunun bu boya mensubiyetini göstermek için, sikkelerine, Kayı boyuna ait iki ok ve bir yaydan müteşekkil damgayı koydurmuştur. Sonraki padişahların bastırdıkları sikkelerde görülmeyen Kayı damgasının, Kanunî’ye kadar çeşitli eşya ve silâhlar üzerine konulmasına devam edilmiştir.

Kayı boyuna mensup Karakeçili göçebe oymağı, eski zamanlardan beri her yıl, Söğüt’teki Ertuğrul Gâzi Türbesini ziyaret etmekte ve bununla ilgili şenlikler yapmaktaydı. Sultan İkinci Abdülhamid Han, bu ziyaret ve şenliklere resmî bir hüviyet kazandırdı. Kendi oymağı saydığı Karakeçili gençlerinden, Ertuğrul Alayını teşkil ettirdi. Bu oymak mensuplarını, ziyarete gelen Alman imparatoruna, “akrabalarım” diyerek takdim etti.

“Ertuğrul’un ocağında uyandım,
Şehidlerin kanlarıyla boyandım.”

beytiyle başlayan bir marş bestelenip, yıllarca dillerde söylenip, gönüllerde yaşatıldı.

Bugün, Kayı boyu mensupları, genellikle; Eskişehir, Mihalıççık, Orhaneli, Isparta, Burdur, Fethiye, Muğla, Aydın ve Ödemiş civarındaki köylerde yerleşmişlerdir.


Kınık Boyu Selçuklu Hanedanının mensup olduğu Oğuz boyu. Yirmi dört Oğuz boyundan biridir. Üç-ok boylarındandır.

Kınıklar Selçukluların kuruluşunda ve Anadolu’nun fethinde büyük rol oynadılar. On üçüncü yüzyılda kalabalık bir kitle halinde Suriye’de mevcut olan Türkmen grubu arasında Kınıklar da bulunuyordu. Diğer boylarla birlikte Kınıklar da Memluklerin yanında yer alarak Çukurova’nın fethine katıldılar. Çukurova’da Ceyhan Irmağından Gavur Dağına kadar uzanan bölgede ve bugünkü Osmaniye kazası ile Ceyhan kazasının bir kısım topraklarını içine alan bölgede yurt tuttular.

On dördüncü yüzyılın son yarısında, Memluklerle araları açıldı. 1378’de üzerlerine gelen Memluk ordusunu, diğer Üç-oklu Türkmenlerle beraber yendiler. Fakat Memlukler, Üç-ok boyları arasına tefrika soktular. 1383’te Kınıklar, Yüreğirlere saldırdılar. Daha sonra, Kadı Burhaneddin’in ülkesinde kargaşalıklar çıkardılar. Bu hadiselerden sonra Kınıkların adı siyasi sahnede gözükmez oldu.

Kınıklar, Osmanlı fethinin ilk yıllarında toprağa bağlandılar. On dokuzuncu yüzyıla kadar Çukurova’da Kınık adını taşıyan bir kaza vardı. Muhtemelen bugünkü Toprakkale eski Kınık Kalesi olmalıdır. Kalenin kuzey doğusunda yer alan kasabada 1522’de iki mahalle 1547’de beş mahalle vardı. Ayrıca kazaya yetmiş beş köy ve mezra bağlı idi. Kınık kasabası ve köyleri 17. yüzyılda harab oldu. On altıncı yüzyılda Haleb’de Ankara’da ve Aydın’da Kınık boyuna mensup cemaatlerin yaşadığı bilinmektedir. On yedinci yüzyılda Sivas’ta da bir Kınık cemaatinin mevcudiyeti görülmektedir. Bugün Anadolu’da Kınık adını taşıyan pek çok köy ve İzmir’e bağlı Kınık kasabası vardır.


Peçenekler Türk boylarından. Oğuzların Üç-ok koluna mensupturlar. İslam kaynaklarında “Beçene, Beçenek, Biçene”; Anadolu ağzında “Peçeneke, Beçenek” olan boyun adı, “iyi çalışır, gayret gösterir” manasındadır. Peçeneklere

Bizanslılar “Patzinak”, Latinler “Bissenus”, Ruslar “Peçennyeg”, Macarlar “Beşennyö”, Ermenilerin “Badzinag” dedikleri, kaynaklarda yazılıdır. Asıl yurtları, Orta Asya’da, Seyhun (Siriderya) ile İdil (Volga) nehirleri arasındadır.

9. yüzyılda Hazar Hakanlığı ve Oğuzlar'ın baskılarıyla, asıl yurtlarını terk edip, batıya göç etmeye başladılar. Yayılma istikametleri Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğru idi. Hazar Hakanlığı, Rus Knezlikleri, Bizanslılar ve Balkan kavimleriyle mücadele ettiler. 860-880 yılları arasında Don-Kuban nehirleri boyuna gelen Peçenekler, Macarları bu havaliden uzaklaştırdılar. Don Nehrinden, Dinyeper’in batısına kadar yayıldılar.

915’te, Rusların ataları olan Kiyef Rus Knezliği’ne, ilk Peçenek akını yapıldı. Rusları, Karadeniz kıyılarına indirmemek için, 915’ten 1036 yılına kadar, on biri büyük olmak üzere pek çok akın yaptılar. Peçeneklerin, Rusları Karadeniz’e indirmemeleri, Bizanslıların menfaatineydi. Bizanslılar, 1018 yılına kadar, Peçeneklerle dost geçinmeye çalıştılar. 1026, 1035, 1036’da, Balkanlara akın tertip ettiler.

Peçenekler 300 yılık tarihleri boyunca yerleşik hayat düzenine geçemediler ve merkezi bir devlet kuramadılar. Oba, oymak, boy, urug şeklinde teşkilatlanmışlardı. Her uruğun bağımsız olarak hareket edebilen bir başbuğu vardı.

Peçenekler devamlı olarak savaşla uğraştıklarından at ve silaha çok değer verirlerdi. Silahları ok, yay ve kılıçtı. Peçenekler genellikle Şaman dinindeydiler. ölümden sonra da ruhun yaşadığına inandıkları için mezarlarına yiyecek ve ölünün hayattayken kullandığı eşya ve silahlarını da gömerlerdi. Mezarlar kalın bir toprakla örtülür ve bunun üzerine balbal dikilirdi.

Kıpçaklar ( Kumanlar) Avrupalıların “Kuman” adını verdikleri kuzey Türkleri.

Kıpçakları, Bizanslılar “Kumanos”, Macarlar “Kun”, Ruslar “Polovets”, Almanlar “Falben” adıyla bilirler. İslamî kaynaklar ise “Kıpçak” (Kıfşak, Hıfşak) diye zikrederler. Genellikle, beyaz tenli, sarı saçlı ve mavi gözlüdürler. Batı Göktürkleri'nin bir kolu olduğu söylenen Kıpçakların, Kimek, Yimek, Kanglı ve Oğuz gibi Türk boyları ile irtibatları vardır.

Karahıtayların baskını ile, Güneybatı Sibirya’da İrtiş ve Ural nehirleri arasındaki yurtlarından, 11. yüzyılda çıkarıldılar. Volga üzerinden batıya göçtüler. Özi (Dinyeper) Nehrine kadar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara hakim oldular. Buralar “Deşt-i Kıpçak” şeklinde kendi isimleriyle anıldı. Bölgede yaşayan Bulgar, Alan, Burtas, Ulah, Mordva ve Hazarlar'ı hakimiyetleri altına aldılar. Rus sınırında yerleşen Karakalpaklarla savaştılar. Ruslarla, uzun yıllar (1061-1220) süren savaşlar yaptılar. Esir aldıkları Rusları, Kırım’daki Bizanslı tacirler vasıtasıyla Akdeniz ülkelerine sattılar. Bilhassa Rus knezleri arasındaki mücadelelerde yardıma çağrılmaları sebebiyle, akınlarını büsbütün arttırdılar. On ikinci yüzyıl boyunca Ruslarla savaştılar. Rusların meşhur İgör Destanı, 1185’te Kıpçaklara karşı düzenledikleri, fakat yenildikleri seferi konu almaktadır. Beylikler hâlinde yaşayan Kıpçaklar, çevreyi bu şekilde kontrol altında tutmalarına rağmen, tam bir birlik sağlayamadılar.

1222 yılında Moğollar, Kafkasları Derbent geçidinden aşarak Kıpçaklar üzerine yürüdüler. Ancak Kıpçak Başbuğları, Rus knezleri ile işbirliği yapıp, Moğolları Kalka Nehrine kadar sürdü. 1223’te yapılan Kalka Meydan Muharebesinde ise Rus knezleri ve Kıpçaklar müthiş bir bozguna uğradılar. Birçok Rus köy ve şehri yakılıp yıkıldı. 1236’da Batu Han, batı seferine çıktı. Rusları yendikten sonra İdil ile Özi nehirleri arasındaki bozkırlarda yaşayan Kıpçakları dağıttı (1239). Kıpçaklardan bir kısmı, Özi’nin batısına gidip kitleler hâlinde Macaristan’a girdiler. Bir kısmı ise, Orda İdil (Volga) sahasına yani Bulgar Türklerinin yurduna ulaştılar. Bulgar Türkleri, Kıpçaklarla kaynaşıp Kazan Türklerini meydana getirdiler. Batu Han, Macaristan’ı da itaatine aldıktan sonra, ordularını İdil’e kadar çekti ve Aşağı İdil boyunda, Altınordu Devleti'nin temelini attı (1242).

Yerli Kıpçak Türkleri, işgalci Moğolları, kısa zamanda kültürlerinin etkisi altında erittiler. Devlet adeta bir Kıpçak devleti hâlini aldı. Moğolların sadece adı kaldı. Türkçe konuşup Türkçe yazmaya başladılar. Bilhassa Batu’nun oğlu Berke Hanın Müslüman olması, Moğollar arasında İslâmiyet'in hızla yayılmasına yol açtı. İslâmiyet, 922 yılında Bulgar Hanı Almas Hanın Müslüman olarak Abbasî halifelerine tâbi olmasından sonra, bölgedeki Türk boylarının ortak dini hâline geldi. Yüzyıllarca, Rusları, Sibirya soğuğuna mahkûm eden Kıpçak Türklerinin hakim olduğu Altınordu Hanlığı, Timurlular'la giriştiği mücadele sonunda zayıf düştü.

Altınordu’nun hakim olduğu bölgelerde, Kazan (1437-1552) ve Kırım (1430-1783) hanlıkları kuruldu. Bu hanlıkların nüfusu, Kıpçak Türklerinden meydana geliyordu. Kazan Hanlığı'ndaki taht kavgaları, Rusları iyice güçlendirdi. 1552’de Korkunç İvan, Kazan Hanlığını yıktı. 1783’te Kırım Hanlığı, Rusya hakimiyetine girdi. Osmanlılar'ın zayıf dönemlerini iyi kullanan Ruslar, işgal ettikleri bölgelerdeki cami ve medreseleri yakıp yıktılar. Birçok Müslüman, Osmanlı topraklarına göç etti. Geride kalanlar, Rusların korkunç zulümlerine maruz kaldılar. 1917 Bolşevik ihtilali ve sonrasında din tamamen yasaklandı. Fakat bölgede meskûn olan Müslüman ahali, benliğini İslâmiyet sayesinde korudu. 1990’lara doğru dinî inançların serbest bırakılması ile bölgede İslâmiyet, eski günlerine kavuşma yolunda hızla ilerlemektedir.

Macaristan ve Romanya gibi ülkelere gidip yerleşen Kıpçaklar, Hıristiyanlaşarak benliklerini kaybettiler. On ikinci yüzyıl ve sonrasında, Mısır’daki Eyyubî ve Memlûklu devletlerine satılan Kıpçak çocukları, zamanla devletin idaresini ele geçirdiler. 1250-1382 yıllarında, Mısır’ı Kıpçak asıllı Memlûk hükümdarları idare ettiler.


Oğuzlar bugün; Türkiye, Balkanlar, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’da yaşıyan Türklerin ataları olan büyük bir Türk boyu. Oğuzlara Türkmenler de denir. Oğuz kelimesinin türeyişiyle ilgili çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Kelimenin boy, kabîle mânâsına gelen “Ok” ve çokluk eki olan “z”nin birleşmesinden “Ok-uz” (oklar, koylar) anlamında olduğu ileri sürüldüğü gibi, oyrat (haşarı, yaramaz) kelimesinin eş anlamlısı olduğunu iddiâ edenler de vardır. Ancak kelime, Anadolu ağızlarında “halim selim, ağırbaşlı” mânâlarına da kullanılmaktadır. Arap kaynaklarında ise “guz” veya “uz” şeklinde geçmektedir.

İlk zamanlar Üçok ve Bozok adlarıyla iki ana kola ayrılmış olan Oğuzlar, daha sonraki devirlerde, Dokuz Oğuz, Altı Oğuz, Üç Oğuz adlarında boylara da ayrıldılar. Oğuzlar, yirmi dört boydan meydana gelmişti. Bunlardan on ikisi Bozok, on ikisi Üçok koluna bağlıydı. Târihçiler, hazırladıkları cedvellerde Oğuz boylarının adlarını, sembollerini ve ongunlarını(armalarını) göstermişlerdir. Buna göre, Bozoklar; Kayı, Bayat, Alka Evli, Kara Evli, Yazır, Dodurga, Döğer, Yaparlu, Afşar, Begdili, Kızık, Kargın; Üçoklar ise; Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepnî, Salur, Eymur, Ala Yundlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık boylarına ayrılmışlardı. Bugün Türkiye’de yirmi dört Oğuz boyuna âit işâret ve yer adlarına çok rastlanmaktadır.

Oğuz adına ilk defâ YeniseyKitâbelerinde rastlanmaktadır. Barlık Irmağı yöresinde bulunan bu kitâbelerde; “Altı Oğuz budunda” sözü yeralmaktadır. Öz Yiğen Alp Turan adlı bir beye âit olan bu kitâbelerin yazıldığı devirde, Oğuzlar, Göktürklerin hâkimiyeti altında altı boy hâlinde Barlık Irmağı kıyılarında yaşamakta idiler.

Oğuz teşkilâtı, yirmi dört boyun çıkardığı sülâleler ve meşhûr şahsiyetleri:

Boz-Oklar: Dış Oğuzlar da denip, Sağ kolu teşkil ederler. (Bkz. Oğuz Kağan Destanı)

1. Gün-Alp/Gün-Han: Sembolü şâhin. Oğulları: a) Kayıg/Kayı-Han: “Sağlam, berk” mânâsındadır. Üç kıta ve yedi denize altı yüz yıldan fazla hâkim olan Osmanlı sülâlesi bu boydandır. Kayı Boyundan Ertuğrul Gâzi ve her biri birer müstesnâ şahsiyete sâhip çoğu dâhî, cihangir, kumandan, şâir ve sanatkâr olan Osmanlı sultanları, Kayı Han neslinin kıymetini göstermeye kâfidir. b) Bayat: “Devletli, nîmeti bol” mânâsındadır. Maraş ve çevresine hâkim olan Dulkadiroğulları, İran’da Kaçarlar, Horasan’da Kara Bayatlar, Maku ve Doğubeyazıt hanları, Kerkük Türkmenlerinin çoğu bu boydandır. Dede Korkut kitabını 1480’de Hicaz’da yazan Tebrizli Hasan ve meşhûr şâir Fuzûlî bu boydandır. c) Alka-Bölük/Alka-Evli: “Nereye varsa başarı gösterir” mânâsındadır. Türkiye ve Âzerbaycan’daki Alaca, Alacalılar adı taşıyan yerler bu boyun hâtırasıdır. d) Kara-Bölük/Kara-Evli: “Kara otağlı (çadırlı)” mânâsındadır. Karalar ve karalı gibi coğrafî yer adları bunlardan kalmadır.

2. Ay-Alp/Ay-Han: Sembolü kartal. Oğulları: a) Yazgur/Yazır: “Çok ülkeye hâkim” mânâsındadır. Ab-Yabgu devrindeki Yenibent Yabguları, Batı Türkistan’daki Cend Emirleri, Kara-Daş denilen Horasan Yazırları, Ahıska’dan aşağı Kür boyundaki Azgur-Et (Azgur Yurdu) Kalesi, Kürmanç Kürtlerinin Azan Boyu, Toroslardaki Gündüzoğulları Hânedânı bu boydandır. b) Tokar/Töker/Döğer: “Dürüp toplar” mânâsındadır. Yenikentli Vezir Ayıdur, Harput-Diyarbakır-Mardin hâkimleri, Artuklular, Sincar-Siverek, Suruç arasında hâkim eski Caber Beyleri, Memlükler devrinde Halep Döğeriyle Hama Döğerleri, bugünkü Mardin-Urfa arasında yirmi dört oymaklı Kürt Döğerleri, Hazar Denizi doğusundaki Saka Boyu Takharlar; Şavşat’taki Ören kale, To-Kharis ve Malatya’nın Tokharis bucağı, Dağıstan’daki Digor ve Kars ve Arpaçay sağındaki Digor kazâsı bu boydan hâtıradır. c) Totırka/Dodurga/Dödürge: “Ülke almak ve hanlık yapmak” mânâsındadır. Sivas doğusundaki Tödürgeler bu boydandır. d) Yaparlı: “Misk kokulu” mânâsındadır. Zaza Çarekliler ve misk ticâreti yapan Yaparı Oymağı bu boydandır. Yaparı Oymağının Akkoyunlu ve Giraylı câmilerinin mihrap duvar harcına bu güzel itriyattan kattıklarından hâlâ hoş kokmaktadır. Diyarbakır ve Kırım’da hâtıraları vardır.

3. Yıldız-Alp/Yıldız Han: Sembolü tavşancıl. Oğulları: a) Avşar/Afşar: “Çevik ve vahşî hayvan avına hevesli” mânâsındadır. Hazistan Beyleri, Konya’daki Karamanoğulları, İran’daki Avşarlı Nâdir Han ve Hânedânı, Ürmiye ve Horasan Afşarları bu boydandır. b) Kızık: “Yasakta pek ciddi ve kuvvetli” mânâsındadır. Gaziantep, Halep ve Ankara çevresindeki Kızıklar, Doğu Gürcistan’da ve Şirvan batısındaki ovaya Kızık adını verenler bu boydandır. c) Beğdili: “Ulular gibi aziz” mânâsındadır. Harezmşahlar, Bozok/Yozgat-Raka/Halep çevresindeki Beğdililer, Kürmanç Badılları bu boydandır. d) Karkın/Kargın, “Taşkın ve doyurucu” mânâsındadır. Akkoyunlu-Dulkadiroğlu ve Halep-Hatay bölgesindeki Kargunlar, Doğu Anadolu ve Âzerbaycan’daki ilkbaharda eriyen karların suları ile kopan sel ve su kabarmasına da Kargın/Korkhun denilmesi bu boyun adındandır.

Üç-Oklar: İç Oğuzlar da denilip, sol kolu teşkil ederler.

1. Gök-Alp/Gök Han: Sembolü sunkur. Oğulları: a) Bayundur/Bayındır: “Her zaman nîmetle dolu yer” mânâsındadır. Akkoyunlular sülâlesi, İzmir’den Âzerbaycan’daki Gence’ye kadar Bayındır adlı yerler bu boydan gelir. b) Beçene/Beçenek/Peçenek: “İyi çalışkan, gayretli” mânâsındadır. Karadeniz kuzeyi ile Balkan Yarımadasına göçen ve 1071 Malazgirt ile 1176 Miriokefalon Meydan Muhârebelerinde Bizanslılardan ayrılarak Selçuklular safına geçen Peçenekler, Dicle Kürmançlarının iki ana kolundan güneydeki Beçene Kolu, Ankara-Çukurova Halep bölgelerindeki Türkmen oymaklarından Peçenekler bu boydandır. c) Çavuldur/Çavındır: “Ünlü, şerefli, cavlı” mânâsındadır. Türkmenistan’da Mangışlak Çavuldurları, Çorum çevresindeki Çavuldur ve Anadolu’daki Çavdar Türkmen oymakları, Erzurum ve çevresindeki Çoğundur adlı köyler bu boyun adından gelmektedir. d) Çepni: “Düşmanı nerede görse savaşıp hemen çarpan, vuran ve hızlı savaşan” mânâsındadır. Rize-Sinop arasındaki çok usta demirci Çepniler veÇebiler, Kırşehir, Manisa-Balıkesir çevresindeki ve Kars ile Van bölgelerinde Türkmen Oymağı Çepniler bulunmaktadır.

2. Dağ-Alp/Dağ Han: Senbolü uçkuş. Oğulları: a) Salgur/Salur: “Vardığı yerde kılıç ve çomağı ile iş görür” mânâsındadır. Kars ve Erzurum hâkimi Salvur Kazan Han Sülâlesi, Sivas-Kayseri hükümdârı âlim ve şâir Kâdı Burhâneddîn Ahmed ve Devleti, Fars Atabekleri, Salgurlular, Horasan’daki Teke-Yomurt ve Sarık adlı Türkmenlerin çoğu bu boydandır. b) Eymür/Imır/İmir: “Pek iyi ve zengin” mânâsındadır. Akkoyunlu, Dulkadirli ve Halep Türkmenleri içindeki Eymürlü/İmirlü oymakları, Çıldır ve Tiflis’teki iyi halıcı ve keçeci Terekeme Oymağı bu boydandır. c) Ala-Yontlup/Ala-Yundlu: “Alaca atlı, hayvanları iyi” mânâsındadır. Yonca kelimesi bu boyun hâtırasıdır. d) Yüregir/Üregir: “Dâimâ iyi iş ve düzen kurucu” mânâsındadır. Orta Toros ve Çukurova Üç-Oklu Türkmenlerinin çoğu, Adana’daki Ramazanoğulları bu boydandır.

3. Deniz Alp/Deniz Han: Sembolü çakır. Oğulları: a) Iğdır/Yiğdir/İğdir: “Yiğitlik, büyüklük” mânâsındadır. İçel’in Bozdoğanlı Oymağı, Anadolu’da yüzlerce yer adı bırakan İğdirler, İran’da büyük Kaşkay-Eli içindeki İğdirler ve Kars’ın Iğdır kazâsı, bu boyun hâtırasıdır. b) Beğduz/Bügdüz/Böğdüz: “Herkese tevâzu gösterir ve hizmet eder mânâsındadır. Dicle Kürtleri ilbeği olup, hazret-i Muhammed’e (sallallahü aleyhi ve sellem) elçi giden (622-623 yılları arasında Medîne’ye varan), Bogduz-Aman Hânedânı temsilcisi ve Kürmanç’ın iki ana kolundan Bokhlular/Botanlar, Yenikent-Yabgullarından onuncu yüzyıldaki Şahmelik’in Atabegi Kuzulu, Halep Türkmenlerinden Büğdüzler bu boydandır. c) Yıva/Iva: “Derecesi hepsinden üstün” mânâsındadır. Büyük selçuklu Sultanı Melikşâh (1072-1092) devrinde Suriye ve Filistin’i feth eden Atsız Beğ, 12. yüzyılda Hemedân batısında Cebel bölgesi hâkimleri Berçemoğulları, Haçlıları Halep çevresinde yenen Yaruk Beg, Güney-Âzerbaycan’daki Kaçarlu-YıvaOymağı bu boydandır. Ankara’da çok makbûl yuva kavunu bu boyun yerleştiği ve adları ile anılan köylerde yetişir. d) Kınık: “Her yerde aziz, muhterem” mânâsındadır. Büyük ve Anadolu Selçuklu devletleri, Orta Toroslardaki Üçoklu Türkmenler, Halep-Ankara ve Aydın’daki Kınık Oymakları bu boydandır.


Özbekler (Şeybaniler) 14. yüzyıldan itibaren Orta Asya’da hakimiyet kuran, bugün çoğunlukla Özbekistan Cumhuriyetinde yaşayan Türk boyu.
Özbek halkının tarihinin ilk dönemlerine ait bilgi yoktur. Özbeklere bu ad, ilk olarak 1313-1340 yılları arasında hüküm süren, Altınordu Hükümdarı Gıyâseddin Muhammed Özbek tarafından verildi. Daha sonraları, 1412-1468 yılları arasında hüküm süren Ebü’l-Hayr’a bağlı Müslüman-Türklerin adı oldu.

Timur Han'ın 1405’te ölümünden sonra zayıflayan Timur İmparatorluğu parçalanmaya başladı. Bu sırada Aral Gölünün ve Seyhun Irmağının kuzeyindeki bölgede dağınık olarak yaşayan Özbekler, Ebü’l-Hayr’ın idaresinde toplanarak, 1428’de onu kendilerine han ilan ettiler. Kısa zamanda kuvvetlenip, çevredeki diğer boyları da hakimiyetleri altına aldılar. Timurlulardan, Harezm’i alıp, Urgenc’i zaptettiler. Siriderya (Seyhun) Irmağı kıyısındaki Sığnak, Arkuk, Suzak, Akkurgan, Özkent gibi şehirleri ülkelerine kattılar ve bunlardan Sığnak’ı başşehir yaptılar. Türkistan taraflarına seferler düzenledilerse de, Kalmuklara yenilerek Sığnak’a çekildiler. Özbeklerin bu zayıf durumundan istifade eden Karay ve Canibek adlı başbuğlar, Özbeklerden bir kısmını etraflarında toplayıp, Çağatay Hanı Esenboğa’ya başvurarak, kendilerine yurt vermesini istediler. Esenboğa, onları, Çağatay Moğol İmparatorluğunun sınır bölgelerine yerleştirdi. Canibek ve Karay’a tâbi olarak Özbeklerden ayrılan göçebe boylara, daha sonra Kazak veya Kırgız Kazakları adı verildi. Kırgız Kazaklarını yeniden hakimiyeti altına almaya çalışan Ebü’l-Hayr, 1468’de bir savaşta vefat etti. Ebü’l-Hayr’ın vefatından sonra, Özbekler, Çağatay Moğol hükümdarı Yunus Hana yenilerek dağıldılar. Yunus Han, Ebü’l-Hayr’ın oğlu Şah Budak’ı öldürttü. Dağınık halde bulunan Özbekler, bu hadise üzerine Şah Budak’ın oğlu Muhammed Şeybek’in (Şeybânî) etrafında tekrar toplanarak güneye doğru inmeye başladılar.
Bu tarihten itibaren Şeybânîler adıyla da anılan Özbekler, ilk zamanlar, Çağatay Hanı Mahmud Hanın himayesine girerek Türkistan’a yerleştiler. 1500 yılında Timuroğulları Devletindeki iç karışıklıktan yararlanarak, Buhara’yı zaptedip, Timur Hanedanına son verdiler. Mâverâünnehir tahtına, Muhammed Şeybânî geçti. Timur soyundan gelen Hüseyin Baykara’nın hüküm sürdüğü Harezm’i ve Hüseyin Safi’nin idare ettiği Hîve’yi de ele geçiren Özbekler, Çağatay Hükümdarı Yunus Hanın torunu Babür ile uğraştılar. Yapılan bir savaşta, Babür’ü mağlup ederek Taşkent’e çekilmek zorunda bıraktılar. Horasan tarafına da seferler düzenleyip, Belh ve Herat’ı ele geçirdiler. Çağatayların elinde bulunan Taşkent’i de zapteden Özbekler, Çağatay Hanı Mahmud Han ile kardeşi Ahmed Hanı esir aldılar. Böylece Türkistan, Mâverâünnehir, Fergana ve Horasan bölgelerine hakim olup, Orta Asya’nın en güçlü devleti hâline geldiler.

Özbekler, on altıncı yüzyıl boyunca İran’daki Şiî-Safevîler'le devamlı olarak savaştılar. Osmanlılar ve Hindistan’daki Babürlüler'le iyi münasebetler kurmaya çalıştılar. 17 ve 18. yüzyılın ortalarına kadar Astırhanlar Hanlığı'nın hakimiyeti altında kaldılar. 1740’ta, Nâdir Şah tarafından, Astırhanlar (Astrahan) Hanlığı yıkıldı.

Nâdir Şahın vefatından sonra, hakimiyet Canoğullarının yerine Mangıthanlar sülâlesine geçti. Canoğullarının hakimiyeti, 1860 yılına kadar devam etti. 1860’tan itibaren Türkistan içlerine doğru ilerleyen Rusların himayesinde, yarı bağımsız olarak devam eden Buhara Hanlığı'nın hakimiyetinde kalan Özbekler, Rusların baskısı altında yaşadılar. 1917’deki komünist ihtilalden sonra, Rus esaretine karşı harekete geçtiler. Buhara, 1920’de Ruslar tarafından tamamen işgal edilince, Mangıthanlar sülalesi de ortadan kalktı. Kadın-erkek, ihtiyar-çocuk demeden insanların kurşuna dizilmesi, cami ve mescitlerin kapatılıp din adamlarının şehit edilmesinden sonra, Buhara Halk Cumhuriyeti kuruldu. Bu cumhuriyet de 1924’te ortadan kaldırıldı.

Bugün Özbekler, 1991’de bağımsızlığını kazanan Özbekistan Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar. 1984’te 17.5 milyon olan Özbekistan nüfusunun, 12 milyonu Özbeklerden meydana geliyordu. Ayrıca, Tacikistan’da 1 milyon, Türkmenistan’da 240 bin, Kırgızistan’da 450 bin, Kazakistan’da 2 milyon 400 bin kadar Özbek yaşamaktadır. Böylece Orta Asya Türk Cumhuriyetlerindeki toplam Özbek sayısı, 16 milyonu buluyor.

Salur Boyu (Salurlar, Salurlular) Oğuzların Üçok koluna mensup bir Türk boyu. 13. yüzyılda İran’ın Fars bölgesinde Salgurlular (Fars) Atabegliğini kurdular. Horasan ve Kirman’dan gelen diğer Türk boylarıyla, nüfuzlarını arttırdılar. Atabegliğin 1286 yılında Moğollar tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, Salurlar, Salur Türkmenleri adıyla anılmaya başladılar. Bölgede kalanlar, Merv ve Serahs civarında hayatlarını devam ettirdiler. Batıya göç edenlerse, Anadolu’da kurulan Mengücükler, Eretnalılar ve Türkiye Selçukluları'nın hizmetine girdiler. Salurlulardan Kadı Burhâneddin, Eretnalıların zayıflamasından istifadeyle, Sivas ve Kayseri bölgesinde kendi adıyla anılan bir devlet kurdu (1381). Osmanlılar zamanında Salurlular, Sivas, Erzincan, Tokat, Amasya, Adana ve Trablusşam bölgesinde hayatiyetlerini devam ettirdilerse de, sonraları diğer Türkmen boyları arasına karıştılar. Bugün Anadolu’da, Salur adını taşıyan birçok yerleşim birimi bulunmaktadır.

Tatarlar Türkistan’ın doğusundan, Cengiz İmparatorluğu zamanında Kırım ve Anadolu’ya yayılan bir kavim.

Muhtelif zamanlarda, muhtelif mânâlarda kullanılan Tatar kelimesi, daha ziyade Moğolları ve Türkleri ifade etmiştir. Tatar kelimesine, ilk olarak Orhun Kitabeleri'nde, İstemi Han'ın bir merasimine gelenler listesinde rastlanmaktadır. Aynı şekilde Kültigin ve Bilge Kağan kitabelerinde de Tatarlar, çeşitli vesilelerle anılır. Bu kitabelerde Otuz-Tatarlar olarak geçen kavim, Göktürk ve Uygur kitabelerinde Dokuz-Tatarlar şeklinde geçer. Bayan-Çur Kağan kitabesinde, Uygurlar'la Tatarların yaptıkları savaşlar anlatılır. Farklı devirlerde yazılan yukarıdaki kitabelere bakılırsa, Otuz-Tatarların Moğol, Dokuz-Tatarların ise Türk olmaları muhtemeldir.

Türk ve Moğol menşeli olmak üzere iki grup olarak kabul edilen Tatarların, Asya’dan batıya yayılmaları, iki dalga hâlinde olmuştur. Atilla zamanındaki savaşlar esnasında batıya gitmişlerse de, çoğunluğu geriye dönmüş ve bir kısmı, Kuzey Kafkasya ve Karadeniz’de Bulgar birliğini kurmuşlardır. Altıncı asırda, bu birlik dağılmış ve Balkanlar’a doğru göçmüşlerdir. İkinci dalga ise, Cengiz Hanın savaşları esnasında vuku bulmuştur. Moğol İmparatorluğunun dağılmasından sonra, batıya gelen Türk çoğunluklu Tatarlar, Altınordu Devleti'ni kurmuşlardır.

Moğolların Ortadoğu’ya yayılmaları esnasında, geniş bir Moğol ve Türk topluluğu da Anadolu’ya gelmiştir. Tarihî kaynaklarda Tatar olarak anılan bu zümrenin beyleri, İlhanlıların hizmetine girmişlerdir. On beşinci asırdaki kaynaklarda, bunlara, Kara Tatar denilmekle beraber, bunların aynı isimdeki boyla münasebetleri yoktur.

Anadolu’ya gelmiş olan Tatarlar, elli iki oymağa ayrılmışlardı. Orta Anadolu ve Doğu Anadolu’nun batı kesimlerinde zengin otlaklara sahiptiler. Hayvancılık sayesinde rahat bir hayat süren Tatarlar, vergi de vermiyorlardı. Yıldırım Bayezid Han'ın Anadolu’yu fethi sırasında Osmanlı hizmeti altına giren Tatarlar, menfaatlerini her zaman kuvvetli bir hükümdarın emri altında olmakta görmüşlerdir. Ankara Savaşı'ndan sonra Timur Han tarafından, Anadolu’dan göçe zorlanan Kara Tatarların büyük bir kısmı sürülmüştür. Anadolu’da kalabilenler de, zamanla Türkleşmişlerdir.

Göç etmeyip, Anadolu’da kalanlar, Fetret Devri'nde şehzadeler arasındaki mücadelede, önemli rol oynamışlardır. Sultan Çelebi Mehmed Han (1413-1421), iktidarı ele geçirdikten sonra, bunları Filibe civarında yerleştirmiştir.

Tatarların Türk olanları, günümüzde Rusya’nın ve dünyanın muhtelif bölgelerine yayılmışlardır. Tataristan, Başkırdistan, Çuvaşistan, Astırhan, Batı Sibirya, Ukrayna, Kafkasya, Türkistan ve Kırım’da toplu veya dağınık halde yaşamaktadırlar. Bu bölgelerin dışında Finlandiya, Mançurya, Kore, Japonya, ABD, Birleşik Almanya ve Türkiye’de Tatarlar bulunmaktadır. Ancak, Mançurya, Kore ve Japonya’daki Tatarların ekseriyeti, Türkiye’ye göç etmişlerdir.

Zamanımızda, özellikle Eskişehir civarında yaşayan ve Tatar olarak bilinenler ise, Kırım’dan göçmüş Türklerdir.

Varsak Boyu (Varsaklar) Oğuzlar'ın Üçok koluna bağlı bir Türk Boyu. Ulaş,

Elvanlı ve Kusun gibi obalara ayrılırlardı. On üçüncü asırda, Anadolu’ya gelerek, Tarsus-Mersin civarındaki dağlık araziye yerleştiler. Osmanlı-Karamanlı mücadelesinde, Karamanoğulları tarafında yer aldılar. Memluklar'la da komşu olduklarından, zaman zaman Karamanlılara karşı da tavır aldılar. Varsakların bir kısmı, Çelebi Sultan Mehmed zamanında, Osmanlı idaresi altına alındı. Osmanlı-Akkoyunlu savaşında, bir kısım Varsaklar, Akkoyunlu tarafını tuttu. Savaş sonunda, Uzun Hasan’la birlikte İran’a gittiler (1473). Anadolu’da kalanları, Fatih Sultan Mehmed'e tabiiyetlerini arz ettiler. İkinci Bayezid’e karşı Cem Sultan'ı destekleyen Varsaklar, Yenişehir Savaşından sonra, bu işten vazgeçtiler. Osmanlı-Memlûk mücadelesinde, Memlûklar lehine hareket edip, İçel sancak beyliğini ele geçirdiler. Ancak, Sadrazam Davud Paşa, bunları denetim altına alarak, çoğunluğunu, Karaman, Kırşehir, Antalya, Aydın ve Maraş tarafına sürgün edip yerleştirdi (1487). Bu durum, Varsakların bir daha devlet aleyhine birleşmelerine imkân vermedi.


Yakutlar Sibirya’nın kuzeydoğusunda yaşayan bir Türk boyu.

Sahalar adıyla da bilinen Yakutların, Gulıganlarla (Kurıkanlar) Tunguzların karışmasından meydana geldiği tahmin edilmektedir. Kurıkanların, 7. yüzyılda Çin sarayına hediyeler verdikleri, Göktürk Devleti'ni ikinci defa kuran İlteriş Kağan'a karşı çıktıkları bilinmektedir. Yakutlar, 10. yüzyıldan sonra, Moğol istilaları yüzünden yurtlarını terk ederek, Selenga Irmağının aşağı kıyılarında, Angara ve Lena ırmaklarının yukarı bölgelerine göçtüler.

On yedinci asrın başlarında Ruslar, Asya’yı ele geçirme tasavvurlarını gerçekleştirmek üzere, Yakutların ülkesine girmeye başladılar. 1620-1630 yılları arasında tamamen işgal ettiler. Yakutlar, zaman zaman ayaklandılar ise de, bir netice elde edemediler. Bu tarihten sonra Yakutların büyük çoğunluğu, Rusların etkisiyle Hıristiyanlaştı. Buna rağmen Şamanî inançlarını da devam ettirmişlerdir.

İyi at yetiştirmeleriyle tanınan ve zengin insanlar olan Yakutlar, Rusların zulmü altında fakirleştiler. Yakutistan, Çarlık Rusya’sında siyasî suçluların sürgün edildiği bir ülke durumuna geldi. Diğer bölgelerden Rus nüfus göçürülerek, Yakutistan'da iskân edildi. Sürgünler, Yakut ülkesinde, Batı kültürünü ve muhtariyet (özerklik) fikrini yaydılar. On dokuzuncu asırda, kültürlü kimseler yetişti. 1900’lü yılların başından 1917 ihtilâline kadar, bağımsızlık mücadelelerine devam ettiler. 1920-1921’de kurulan Yakut Millî Hükümeti, komünistlere karşı savaştı. Fakat, Moskova’nın güçlü ordusu karşısında mağlup oldular. Ruslarla yapılan barış neticesinde Yakutistan, Sovyet Sosyalist Muhtar Cumhuriyetini kurdular (1922). Fakat Ruslar, 3.062.000 km2'yi bulan Yakutistan’ı, kolonizatör Ruslarla iskân ederek, Yakut nüfusunun oranını devamlı düşürmektedir. 1970 sayımına göre Yakutların nüfusu, 602.000 idi. 1992’de, 944.000’e yükselmiştir.

Yörükler, Anadolu ve Rumeli’de göçebe olarak yaşayan, geçimlerini hayvancılıkla sağlayan ve mevsimlere göre ova veya yaylalarda kurdukları çadırlarda oturan Oğuz Türklerine verilen ad. Bunlara, Türkmenler adı da verilir. “Cesur, muhârip, iyi yürüyen, eli ayağı sağlam” gibi mânâları ifade eden “Yörük” kelimesi yerine, “yürük” kelimesi de kullanılır. Umumî olarak konar-göçer hayat yaşayan bütün topluluklar için kullanılan bu isim, daha çok göçebe Oğuz boyları için alem (özel isim) olmuştur.

11. yüzyılda Orta Asya’dan göç eden ve göçebe hayat yaşayan Oğuzlar, İran’dan geçerek, Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu’ya geldiler. Burada da eski hayat tarzlarını aynen devam ettirdiler. İlk zamanlar Türkmen adıyla anılan Oğuzların bir kısmı yerleşik hayata geçti. Anadolu’nun İslâmlaştırılıp Türkleştirilmesi sırasında, Oğuz boyları, Anadolu’nun her tarafına yayıldı. Bir kısmı yerleşik hayata geçerek Türkmen adını aldı, bir kısmı da göçebe hayatını sürdürüp Yörük ismiyle anıldı.

Anadolu Selçukluları ve beylikleri dönemlerinde, Yörüklerden, askerî güç olarak faydalanıldı. Selçuklular ve Osmanlılar, Yörükleri sistemli bir şekilde toprağa yerleştirmeye çalıştılar. Orhan Gâzi ve Yıldırım Bayezid devirlerinde, geçitlerin, derbentlerin korunması, Yörüklere yaptırıldı. Osmanlıların Rumeli’ye geçişinden sonra, Yörüklerin önemli bir bölümü de Rumeli’ye göç ettirildi. Sultan Birinci Murad Han zamanında, Saruhan’dan, Serez taraflarına kalabalık gruplar hâlinde sevk edilen Yörükler, iskân edildikleri yeni bölgelerde, yabancı unsurlar arasında bir dayanak noktası teşkil ettiler ve ileride yapılacak fetihlere yardımcı oldular. Yörüklerin Rumeli’ye geçirilmeleri, Yıldırım Bayezid devrinde daha yoğun bir şekilde devam etti.

Sultan İkinci Murad ve Fatih Sultan Mehmed zamanlarında, yeni fethedilen yerlere, çok Yörük nüfus nakledildi. Fatih Kanunnâmesi’nde Yörüklere, diğer ahaliye göre bazı vergi muafiyetleri tanındı. Fatih Kanunnâmesi’nde, Yörüklerin, ağnam (koyunlar) resmî mükellefi ve askerlikle mükellef oldukları belirtildi. Orduda yardımcı kuvvet olarak vazife alan Yörükler, Kanunî devrinden itibaren, daha çok imar ve muhafaza hizmetlerinde kullanıldı. Bulundukları coğrafî mevki itibariyle çeşitli hizmetler gören Yörükler, sahillerde gemi malzemesi temini ve gemi yapımında; derbentlerde ve ana güzergâhlarda yol emniyeti, tamir, muhafaza, köprü inşası ve menzillere zahire toplanması ve korunmasında; madenlerde, ordunun nakliye işlerinde ve devletin kalelerinin onarımlarında da istihdam edildiler. Yörüklerin, geçtikleri yerlerde kalabilecekleri, yaylak ve kışlak alanları belirlendi.

Yörüklerin Rumeli’ye geçirilmesi ve fethedilen yerlere yerleştirilmesi, daha sonra Osmanlı Devletinin umumî bir siyaseti oldu. Ancak, sonraki devirlerde, Yörüklerin Rumeli’ye yerleştirilmesi yavaşladı. Fakat 18. yüzyılın sonlarına kadar devam etti. Bu göçlerin bir kısmı, isteğe bağlı olduğu gibi, bir kısmı ise devlet siyaseti doğrultusunda mecburî olmuştur.

Anadolu’da baş gösteren Celalî isyanları ve neticesinde meydana gelen iç çalkantılar ve ekonomik buhranlar, Anadolu’daki Yörüklerin düzeninin bozulmasına yol açtı. Bu karışıklıklar, Yörük camiasına da sirayet etti. Devlet, bu yüzden, Yörükler üzerindeki idarî otoriteyi sağlamak ve doğabilecek zararları önlemek için, onları mecburî yerleşmeye tâbi tuttu. Mecburî iskânın gayesi, göçebe hayat tarzı sebebiyle Yörüklerin, yerleşik halka zarar yapmalarını önlemek, harap ve boş olan iskân merkezlerinin imar edilmesini, ekilmeyen toprakların işlenmesini temin etmek, devlet tarafından kontrol edilmesi zor olan eşkıya gruplarına karşı bir emniyet unsuru olarak set vazifesi görmelerini sağlamaktı.

1683 Viyana Seferi'nin mağlubiyetle sonuçlanması, Rumeli ve Anadolu’da, geniş çapta aşiret hareketleri ve eşkıyalık hadiselerine sebep odu. Köprülüzâde Fazıl Mustafa Paşa'nın sadrazamlığı sırasında, 1691 senesinde, Yörükleri tamamen iskân etmek için harekete geçildi.

Rumeli’deki Yörükler, “Evlâd-ı Fâtihân” adı altında yeni bir teşkilata tâbi tutuldu. Bunlardan, askerî maksatlarla faydalanılmaya çalışıldı. Anadolu’daki Yörükler ise, bilhassa Hama, Humus, Rakka ve Halep bölgelerine yerleştirilmek suretiyle, Aneze ve Şammar aşiretlerinin baskınları önlenmeye çalışıldı. 18 Mart 1692 tarihli bir ferman ile, Anadolu’nun çeşitli vilayet ve sancaklarından, muhtelif yörük aşiretlerine mensup yetmiş kadar oymak yerleştirildi. Bu aşiretlerin, yerlerini terk etmemeleri için de, Adana ve Maraş taraflarında, derbent mahallelerine Yörükler yerleştirildi. 1720 senesinde, Şam vilayetine bağlı bazı sancaklar Yörükler yerleştirilmek suretiyle, Türk nüfusu yönünden takviye edildi. Bazı Yörük oymakları da, kendi yaylak ve kışlaklarında iskâna tabi tutuldular. 1693 senesinde, Kayseri vilayetine bağlı Zamantı ve Pınarbaşı yaylaları, 1728’de Zamantı Irmağının etrafındaki harabe köyler, bu bölgede yaylak-kışlak hayatı yaşayan Yörüklere tahsis edildi. Ayrıca Kozan Dağındaki Yörükler, Çukurova’ya, Orta Toroslar'daki kalabalık Yörük cemaatleri İçel’e, Antalya ve Isparta bölgelerinde dağınık halde bulunan Yörükler ise, Taşeli yaylaklarına yerleştirildiler. Bu arada, Orta Anadolu’ya (Çiçekdağı, Nevşehir, Niğde) yörük iskânı yapılırken, Teke, Hamid, Beyşehir, Alanya ve Akşehir Yörüklerinin de uygun yerlere yerleştirilmeleri için, 1732 senesinde ferman çıkarıldı. Ayrıca doğudan batıya uzanan Toros Dağlarının iç ve dış kısımlarında yeni kurulan birçok kasaba ve nahiyelere de, çeşitli yörük cemaatleri yerleştirildi. İçel ve Alanya bölgesinde yaşayan bazı Yörükler, Kıbrıs Adasına gönderildiler.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren, Yörüklerin iskânı, daha düzenli olarak yapılmaya başlandı. Vilayetlerine Yörük iskân edilecek valiler, yaylak ve kışlaktaki Yörükler üzerine iskân nazırı tayin ederek, onları disiplin altına almaya çalıştılar. Tanzimat'tan itibaren de boş araziler ve terk edilmiş yerler, iskân sahası olarak seçildi. Bu şekilde iskân için Bursa, Sivas, Ankara, Konya ve Aydın eyaletleriyle mülhakatı (bağlı yerler) seçildi. Yörüklerin iskânı için tertip edilen Fırka-i Islâhiye, Adana Halep, Maraş ve Ayıntab'da (Anteb) yeni kasabalar da kurmak şartıyla pek çok Yörük cemaatini iskâna tâbi tuttu.

Bugün, Yörüklerin tamamı yerleşik hayata geçmişlerdir. Ancak, eski hayat tarzlarını devam ettiren ve yaylak-kışlaklarda göçebe olarak yaşayan Yörükler, Toroslar'da hâlâ mevcuttur.

Yörüklerin isimleri ve onlarla ilgili kanunî hükümler, ilk defa Fatih Kanunnâmesi’nde yer aldı. Buna göre kurulan yörük teşkilatı, idarî ve askerî maksatlara uygun şekilde düzenlendi. Fatih Kanunnâmesi’nde, Yörüklerin, sefere çıktıklarında her türlü teçhizatı kendilerinin temin etmeleri ve avârızdan muaf tutulmaları ve sefere çıkanların ertesi yıl çıkmamaları kanun hâline getirildi. Ancak, Yörüklerle ilgili kanunnâme Kanunî devri ortalarına doğru tamamlandı. Hasılatı, devletin hazine defterlerinde yazılı ve muayyen zeamet birliklerine çevrilen Yörükler, seraskerlik adı altında bir takım gruplara ayrıldı.

Bunların başında, Yörüklerin arasından seçilerek bir berat ile tayin edilen “serasker” (yörük reisi) bulunurdu. Yörük seraskerlikleri, kendi aralarında ocaklara taksim olunmuşlardı. İlk zamanlar yirmi beş kişi bir “ocak” sayılırken, sonradan ocağın sayısı, otuza çıkarıldı. Bu ocakların her birinden beş kişi, sefere gitmek veya devlet hizmetini görmek üzere “eşkinci” olarak ayrılır, ocakta kalan diğer yirmi beş kişi de “yamak” olurdu. Eşkinci olarak seçilen bu beş kişinin, sefer ve dîvân-ı hümâyûna hizmet masraflarını, altı aylık müddetle ve ellişer akça olmak üzere yamaklar karşılar, buna mukabil avârız-ı dîvâniye vergisinden muaf tutulurlardı. Yörükler, yörük tarzı hayatı devam ettirirlerse, kendi hayat düzenlerine göre ayarlanmış bir kısım vergileri verirlerdi. Onlardan, hiçbir surette, diğer halktan alınan vergi alınmazdı. Ancak Yörükler, tabiî hayatlarını bırakır da, ziraî hayata geçerlerse reaya kaydolunurlar, diğer halkın verdiği vergileri öderlerdi.

Yörüklerin yaşadıkları mıntıkalarda, köyler, mezralar ve yurtlardan meydana gelen kazalar kurulmuştu. Yörükler için cazip bir hâle getirilen kazalarda, Yörüklerin kazâî (adlî) meselelerini hal için, bir kadı bulunurdu. Kadılar, aynı zamanda, Yörüklerin sahip oldukları hayvanların tahrirleri ile, sefer sırasında orduda ikmal ve nakliye işlerinde vazife alacak olanların isimlerini ve kira bedellerini de tespit ederdi. Anadolu’da, bu şekilde kurulan birçok yörük kazası vardı.

Yörükler, Orta Asya’dan getirdikleri gelenekleri devam ettiriyorlardı. Hayatları, belli kaidelere bağlanmıştı. Bu kaideler, daha çok, örfe bağlıydı. Yazları serin olan yaylalarda, kışları ise sıcak veya ılık kışlaklarda geçiren Yörüklerin, yaylalara gidiş gelişleri, belli bir düzen içinde yapılırdı. Bu gidiş gelişler, belli yollardan olurdu. Yaylağı ve kışlağı olmayan Yörükler de otlak kiralarlardı. Yörüklerde yaylaklar, oymakların malı sayılır, o oymağa mensup olan herkesin hayvanları, burada serbestçe otlardı. Yaylak veya kışlaklardaki evler ve çevrelerindeki küçük bahçeler, şahıslara aitti. Çadırların ve küçük bahçelerin bulunduğu yere, “yurt yeri” denirdi. Bir oymağın hayvanlarının, diğer oymakların hayvanlarına karışmasını önlemek için, hayvanlara “dökün, dövme” veya “döğme” adı verilen damgalar vurulurdu. Hayvanların kulakları, belli şekillerde çentilerek de, diğer oba hayvanlarından ayrılırdı. Bu işaretlere “en” adı verilirdi. Koyun, keçi, sığır ve deve gibi hayvanlar besleyen Yörükler, yaylak ve kışlaklarda buğday, arpa, mısır ve bazı sebzeleri yetiştirirlerdi. Süt mâmulleri ve et, temel gıdalarını teşkil ederdi. Giyim ve ev eşyalarını, kendileri dokurlardı. Bununla beraber, kapalı bir ekonomiye sahip olmayıp, köy ve kasabalardaki pazarlara inerler, ürünlerini satarak kendi ihtiyaçlarını satın alırlardı. Develeriyle, şehirler arasında yük taşırlardı. İstanbul gibi büyük şehirlere, buğday ve benzeri tüketim maddelerini, develeriyle, Yörükler taşırlardı. Keçi besleyen Yörükler, kıldan yapılmış çadırlarda, diğerleri ise keçeden yapılmış çadırlarda otururlardı. Evi andıran yörük çadırlarında, oturma, yatma ve yemek pişirme için bölümler vardı. Çadır, orta direğin etrafına sıralanmış 5-9 direk üzerine kurulurdu. Büyük çadırlarda, binek hayvanlarının bağlandığı bölüm dahi bulunurdu. Çadırın oturma bölümü, Yörük kilimleriyle döşenir, kenarlarda minderler bulunurdu. Çadırda, herkesin oturacağı yer belliydi.

Yörüklerde aile yapısı, daha çok erkek hakimiyetine dayanırdı. Yörüklerde esas evlilik şekli, tek evliliktir. Umumiyetle, evlenen çocuklar, babayla birlikte yaşardı. Bu yüzden, büyük aileler meydana getirirlerdi. Yörükler, amca kızı, dayı kızı, amca ve teyze kızı gibi yakın akrabayla da evlenirlerdi.

Yörüklerin idarî teşkilatlanmaları, oba, oymak, boy ve ulus şeklindeydi. Yaylak ve kışlaklarda, bir soyun yaşadığı alana “oba” denirdi. Bu terim, zamanla kaybolmuş ve yerini mahalle kelimesi almıştır. Bir veya iki oba halkına “oymak” denirdi. Oymakların başında, “kethüda” bulunurdu. Yörükler, buna, “kâhya” derlerdi. Birkaç oymağın birleşmesinden meydana gelen topluluklara, “boy” adı verilirdi. Boyun başında “boybeyi” bulunurdu. Boy beylerine daha sonra, “yörük başbuğu” adı da verildi. Birkaç boyun birleşmesinden “ulus” meydana gelir, bunun başkanlarına “ulusbeyi” denirdi.

Arı duru bir Türkçe konuşan ve zengin bir folkloru bulunan Yörüklerde, an'ane ve geleneklere bağlılık vardı. Yörüklerin göçleri, belli esaslara bağlanmıştı. Yaylaklara göç, bahar aylarında olurdu. Oymak veya boy beyleri, göçün gününü önceden tespit ederek herkese duyururdu. Göç günü gelmeden önce, gerekli hazırlıklar yapılırdı. Önceden bildirilen gün gelince, bütün eşyalar develere yüklenir, üzerine kilimler atılırdı. Develerin alınlarına süs, küçük ve büyük çanlar takılırdı. Kervanın önünde, yeni elbiselerini giymiş, elinde kirmanı ile yün eğirerek bir gelin giderdi. Çevrede, ata binmiş genç erkekler, silah atarak, at sürerek yayla yoluna yürürlerdi. Boyun çocukları, kadınları ve genç kızları, hayvan sürülerinin önünde veya yanında yürürlerdi. Uzun yolculuktan sonra yaylağa varılır, yerleşilirdi. Sonbaharda da buna benzer merasimle yaylaktan göç edilirdi. Yörüklerin nişan, düğün, bayram ve sünnet zamanlarında uyguladıkları, buna benzer merasimleri vardı.

Yörüklerin, bir kısmı bugün de devam eden, nişan ve düğün âdetleri şöyleydi:

Oğlu evlenme çağına gelen yörük ailesi, kendisine uygun bulduğu ailenin kızına dünür giderdi. Eğer olumlu cevap alınırsa, kız evinde kahve içilirdi. Bunun tersi olursa, dünürcüler, hemen evi terk ederlerdi. Dünürcüler, uygun cevap aldıkları zaman, oğlan evi tarafından hazırlanan ve beraberlerinde getirdikleri şerbeti içerlerdi. Uygun cevap alınıp, söz kesildikten sonra, “beylik” ismi altında, oğlan tarafından seçilen kadınlar, kız evine giderler ve kıza nişan takarlardı. Nişanlar, elbise, altın, gümüş gibi ziynet eşyalarıydı. Söz kesiminde, oğlan tarafından kızın babasına veya velîsine bir miktar para verilirdi. İslâm dinine göre alınmasının haram olduğu bildirilen bu paraya “başlık” adı verilirdi. Oğlan tarafı, kızın elbise, mutfak ve diğer eşyalarını aldıktan başka, kızın akrabalarına da uygun hediyeler alırdı. Bunun ismine “yol” denirdi. Kız, başka köyden gelecek olursa, oğlan babası davet edeceği köylerin her odasına ve her oda sahibine ayrıca birer yol (dâvet hediyesi) gönderirdi. Bu yollar kâse, bardak, sahan, şeker, kahve gibi şeylerdi. Oda sahipleri, düğüncüleri odalarına davet ederek yedirip içirirler ve oğlan babasına düğün sahibiymiş gibi yardım ederlerdi. Odalara inen misafirlerin misafirliği, tamamen oda sahiplerine ait olurdu. Kız tarafı da davetçiler çıkarırdı. Düğün başladığında, her iki taraf, konuklarına ikramlarda bulunurdu.

Kız evinde, kına gecesi yapılırdı. Gelinin gideceği gün, kız evinde hazırlanan ve oğlan tarafından önceden kız evine gönderilen çeyizler, kapının önüne çıkarılırdı. Kız evinden, yüzü alla örtülü olarak çıkarılan gelin, ata bindirilirdi. Çeyizler de yükletilip oğlan evine götürülürdü. Oğlan evine götürülen gelinin, yollarda önüne sık sık çocuklar tarafından ipler gerilir, çocuklara hediyeler verilerek geçilirdi. Gelini, güveyin evi önünde, yengeler attan indirirdi. Gelin attan inmeden önce, güveyin yakın akrabalarından biri, başına üzüm, şeker, arpa, buğday, para gibi şeyler serperdi. Gelin attan ineceği sırada, oğlan babası davet edilir, geline hediye verir veya vaad ederdi. Kaynana ve diğer yakınlar da, çeşitli hediyeler verirlerdi. Gelin attan indikten sonra, güveyinin evine gider, çeyiz içinde ayrılmış olan ve “dürü” adı verilen bazı eşyalar, davetlilere dağıtılırdı.

Damada törenle elbise giydirilirdi. Güvey, elbiseyi giydikten sonra, “sağdıç” adı verilen, evli bir kimsenin evine götürülür, vaktin gelişine kadar, güveye her türlü şakalar yapılır, güvey burada izin almadıkça yerinden kalkamaz, gülemez ve söz söyleyemezdi. Bundan sonra meclise köyün hocası gelirdi. Güveye, gerdeğe ait sıhhî ve dinî öğütler verir, kendisine hayırlı bir evlilik için dua ederdi. Yatsı namazı kılındıktan sonra, güveyi, arkadaşları evine götürürler, evin giriş kapısı önünde hoca tarafından dua okunduktan sonra, arkadaşları tarafından vurulan birkaç yumruk arasında, güveyi eve girerdi.

Ertesi gün kadınlar, gelini ziyaret ederler, bu ziyaret esnasında yapılan törene “baş bağlama” veya “duvak açma” adı verilirdi. Bir hafta veya bir ay sonra damat, gelinle beraber kayınpederin evine giderek, büyüklerin ellerini ve dizlerini öptükten sonra, kayınpeder ve kayınvalidesini evine davet ederdi. Bu davet günü, kayınpeder de, ayrıca bir gün için onları davet etmiş olur ki, buna “el öpme” denirdi.

Yörükler mensup oldukları Oğuz boylarına göre isim alırlardı: Kayı, Bayat, Karaevli, Yazır, Döğer, Dodurga, Yaparlı, Avşar, Kızık, Beğdili, Karkın, Bayındır, Peçenek (Beçenek), Çavundur, Çepni, Salur, Eymir, Alavuntlu, Yüreğir, İğdir, Buğdüz ve Kınık isimleri yörük boylarına ait isimlerdir. Bugün Anadolu’daki birçok mezra, köy ve kasaba, isimlerini bu yörük boylarının isimlerinden almışlardır. Yörükler, umumiyetle Orta, Güney ve Batı Anadolu’da yerleşmişlerdi. Bugünkü, Sivas, Ankara, Bolu, Kastamonu, Balıkesir, Manisa, Kütahya, Afyon, Uşak, İzmir, Aydın Antalya, Konya, Aksaray, Niğde, Nevşehir, Adana, Hatay, Gaziantep ve Maraş illerinin bulunduğu geniş bir sahaya yayılmışlardı. Büyük gruplar hâlinde yaşayan Yörükler, ayrıca birçok tâli kollara ayrılmışlar ve çeşitli yerlere dağılmışlardı. Bunlardan Ankara, Tokat, Kırşehir bölgesinde yaşayan Ulu-yörük topluluğu ve Ankara Yörükleri, Orta Anadolu yaylalarında yaşamaktaydılar. Aydın, Honaz, Nif, Çeşme ve Bozdoğan havalisinde Karaca-Koyunlu, Menteşe bölgesinde Oturak Barza, Güne Barza, Küre Barza, İskender Bey, Kayı, Horzum, Kızılca-Yalınç, Bolu, Uluborlu, Tefenni ve Ereğli civarında Bolu Yörükleri diye adlandırılan Yörükler yaşamaktaydı. Söğüt Yörükleri diye anılan büyük bir topluluk, Bursa’daki Emir Sultan Evkafı reayası olarak, Söğüt, Edincik, Balıkesir, Bursa, Bergama, Gönen ve İnegöl’e kadar yayılmışlardı. Kara-Keçili Yörükleri, Söke; Boynu-İncelü Yörükleri, Nevşehir ve Aksaray; Kayı ve Çoban Yörükleri, Manisa civarında dolaşıyorlardı. Kalabalık nüfusa sahip Danişmendlü Yörükleri de, Aksaray, Kırşehir, Aydın ve Adana gibi geniş bir sahaya yayılmışlardı. Biga ve çevresinde yaşayan Ağaca-Koyunlu Yörükleri ise, daha küçük bir cemaati teşkil etmekteydi.

Anadolu’da dağınık bir durumda bulunan Yörükler, Rumeli’de daha teşkilâtlı ve belli yerlerde yaşamaktaydılar. Rumeli’deki Yörükler, İstanbul’dan kuzeye doğru Bender ve Akkerman’a kadar, Tuna’yı takiben Bulgaristan ve Sırbistan hudutlarına, oradan da Selanik Çatalcasına kadar yayılmışlardı. Bu geniş saha içinde, sekiz grup olarak defterlere kaydedilmiş olan Yörükler, daha sıkı disiplin altındaydılar. Rumeli’deki Yörükler, Tekirdağ, Naldöken, Kocacık, Vize, Selanik, Ofçabolu Yörükleri, Aktuğ ve Oktav Tatarları adlarını taşımaktaydılar.

Uzun müddet Rumeli’de kalan, fetihler sırasında Osmanlı ordularına yardımcı olan bu Yörükler, zamanla azaldılar. Osmanlılar'ın, Rumeli’den çekilmeleri üzerine, onlar da Anadolu’ya göç ederek, çeşitli yerlere yerleştirildiler. Rumeli’de kalan yörüklerden bir kısmı, bugün Yugoslavya’da Ograzden Dağlarının güney eteklerinde hayvancılıkla uğraşmakta, geleneklerini, dillerini ve ekonomik yapılarını korumaktadırlar.

Bugün, hemen hemen tamamen yerleşik hayata geçmiş olan Yörükler; Aydın, Manisa, Kütahya, Antalya, Mersin, Adana, Muğla ve Balıkesir gibi muhtelif yerlerde yerleşmişlerdir. Eski an’anelerini ve hâlen konar-göçer yaşayışlarını sürdüren Yörükler de vardır. Bilhassa Orta Toroslar üzerindeki Bulgar (Bolkar) Dağlarının eteklerinde bulunan, Güzeloluk, Yağdağ, Karagül, Eğriçayır, Perçengediği, Sarıtaşgediği, Konçagediği, Bayboğan, Düden, Çatalca, Dikmen, Yağlıpınar, Bastırık, Dedeli, Barçın, Alaçayır, Cumayalık, Konurcuk yaylalarında; yine Toroslar üzerindeki Aladağlar eteğindeki Üçkapılı, Demirkazık, Baş Yayla, Alagöl, Göşdere, Dönberi, Taşhan, Tekir ve Namrun yaylalarında; Kozandağı eteklerindeki, Uyuzpınarı, Seyhan Nehrinin kolu Zamantı Suyunun yamaçlarındaki Şıhlı, Yeniköy, Bakırdağı, Kurşundağı, Çataloluk, Dereşimli, Gölalan, Çadıryeri, Boncuklubel, Boyduran yaylalarında; Binboğa Dağlarındaki Ayran Pınarı, Yedi Kardeş Pınarı, Alapınar, Karagöl, Yaylaklı, Kemerli gibi yaylalarda; Nurhak Dağlarındaki Gülkice, Akpınar, Beysöğüt, Yamrıtaş, Isırganlı, Yapraklı ve Abeş yaylalarında yarı konar göçer halde yaşamaktadırlar.

Yüe-çiler (Yüeçiler) eski Türk kavimlerinden. Çince kaynaklarda “Yüeh-ch’ih” olarak geçer.

Yüe-çilere, tarihî kayıtlarda, ilk defa M.Ö. 3. yüzyılda rastlanır. Çin’in kuzeyine hakimdiler. Anayurtları, Orta Asya’da Tanrı Dağları ile Kan-su havalisiydi. Büyük ve Küçük Yüe-çiler olmak üzere ikiye ayrılırlardı. M.Ö. 3. yüzyılda Çin’in Şansi ve Kan-su eyaletlerinde, kuvvetli bir devlet kurdular. Çinlilerle sıkı münasebette bulundular. Çin kültürünü benimsediler. Millî kıyafet ve dilleriyle, Çinlilere benzediler. Hunlar'ın meşhur imparatorlarından Mete, Yüe-çileri, M.Ö. 203 yılında mağlup etti. Yüe-çiler devleti yıkıldı. Çin’den çıkarak, Orta Asya’ya göçtüler. Makedonyalı İskender’in, Baktria (Belh) bölgesinde kurduğu Grek hakimiyetine, M.Ö. 166’da son verdiler.

M.Ö. 129’da, Türkistan’a yerleştiler. Türkistan’da kuvvetli bir devlet kurdular. İran’ın doğusunu ele geçirerek, Partlarla komşu oldular. Partlara M.Ö. 127’de yenilince, beş ayrı beyliğe ayrıldılar. Bir asır birlik olamadılar. Kuşan Beyi Kucula, merkezleri Belh olmak üzere, Yüe-çiler’i, M.Ö. 25’te birleştirdi. Yüe-çilere, Kuşanlar denmeye başladı. Yüe-çiler, önce Çin kültürünü, sonra da Budizm inancını benimsediler. Bundan sonra, Türklük vasıflarını, benliklerini kaybedip, tarihten silindiler

 




                

TÜRKÇENİN ANADİL OLARAK  DÜNYADAKİ YERİ

Sovyetler Birliği'nde, Ağustos 1991'deki başarısız darbe girişimini  izleyen aylarda, bu devleti oluşturan cumhuriyetler sırayla  bağımsızlıklarını elde edince gözlerimiz öncelikle Kafkasya ve Orta Asya'daki Türk  Cumhuriyetleri'ne çevrildi. Çünkü, artık bu ülkelerle siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda ilişki kurarken söz konusu olan sınırlamalar büyük  ölçüde ortadan kalkmıştı. Bu nedenledir ki, bazı genel pürüzler  nedeniyle doğan gecikmeler hesaba katılmazsa, artık düzenli olarak Türk  Cumhuriyetleri'nin Devlet Başkanları, Başbakanları ve hükümet temsilcileri  bir araya geliyor ve çeşitli alanlarda işbirliği olanakları yaratmaya  çalışıyor, en azından ilişkileri geliştiriyorlar. Buna ek olarak da düzenli  aralıklarla dil kongreleri düzenlenmeye başlanmış bulunmaktadır. Bu  kongrelerde ana amaç, öncelikle bir ortak alfabenin en kısa zamanda  oluşturulması, Türkçenin bütün lehçelerini kapsayan geniş bir Türkçe özlüğün  hazırlanması, ortak bir dil oluşturulması için gerekli alt yapı koşullarının incelenmesi ve bunların oluşturulması olarak özetlenebilir. Bu yazıda, Türkçenin çeşitli lehçe ve şiveleri ile bunları "anadil"  olarak konuşan Türk devletleri, özerk cumhuriyetleri ve toplulukları  konu edilecek, ayrıca bu lehçe ve şivelerin yaklaşık kaç kişi tarafından  konuşulduğuna, bu toplulukların ağırlıklı olarak nerelerde  yaşadıklarına yer verilecektir. Türkçenin lehçeleri ve yayıldıkları coğrafya Burada, (biri dışında) tüm Türk topluluklarının kendi dillerini yani  Türkçenin lehçelerini ve şivelerini anadil olarak konuştukları kabulü kesinlikle yanlış olmayacaktır. İkinci dil olarak ise, geçmişte veya günümüzde  de bağımlı bulundukları devletlerin resmi dilini konuşmaktadırlar.  

 

Bunlar içinden en önemlileri Rusça, Çince, Farsça, Bulgarca ve  Ukraynaca'dır. Kuşkusuz bu dillere ayrıca Arapça, Yunanca ile 1960'dan sonra  Türklerin işçi olarak yabancı ülkelere göçü sonucu öğrendikleri diller olan  Almanca, Hollanda’ca Fransızca ve İngilizce de eklenebilir.

ANADOLU TÜRKÇESİ:


Anadolu Türkçesi, Türk dilleri içinde Oğuz dilleri grubunda yer alır.
Toplam nüfusları 60 milyona yaklaşan ve Anadolu, Trakya, Kuzey Kıbrıs'ta  (Kıbrıs'taki Türk nüfusu yaklaşık 140 bindir) yaşayan Anadolu Türkleri  tarafından konuşulan bu dil, Türk lehçeleri arasında en büyük grubu  oluşturur. Ayrıca bu lehçe, şu Türk azınlıklarının da ana dilini  oluşturmaktadır:

Türk Azınlıklar Nüfus Bulgaristan Türk azınlığı 750.000 Bati Trakya
Türkleri (Yunanistan) 140.000 Makedonya Türk azınlığı 66.000 Irak
Türkmenleri 300.000 Başta Almanya (1.920.000) olmak üzere
Hollanda (250.000), Fransa (240.000),
Belçika (85.000), İngiltere (65.000)
ve Danimarka'ya (37.000) 1960'li
yılların başından itibaren göç etmiş
Türkler 2.600.000



AZERİ TÜRKÇESİ:


Anadolu Türkçesine yakınlığı ile bilinen Azeri Türkçesi de Oğuz dil  grubundadır. "Azeri Türklerinin toplam nüfusu yaklaşık 23 milyon kadardır  ve Azerilerin ancak 6,5 milyon kadarı Azerbaycan Cumhuriyeti'nde  yaşarken yaklaşık 16 milyon Azeri, İran İslam Cumhuriyeti'nin kuzeyinde  (Güney Azerbaycan), 330 bini Gürcistan'da ve 110 bini Ermenistan'da  yaşamaktadır.


ÖZBEK TÜRKÇESİ:


Dilleri Karluk grubunda yer alan "Özbek Türkleri"nin büyük çoğunluğu  Özbekistan Cumhuriyeti'nde (16,2 milyon) yaşamaktadır. Başta Tacikistan  (1,5 milyon) olmak üzere Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Afganistan'da yaklaşik 3 milyon Özbek bulunmaktadır.


KAZAK TÜRKÇESİ:


Kazakça, Türk dillerinin Kıpçak grubunda yer alır. "Kazak Türklerinin  büyük bölümü Kazakistan'da yaşarken, komşu cumhuriyetlerde de  (özellikle Türkmenistan, Moğolistan) Kazak azınlıklara rastlanır ve toplam  nüfusları 9 milyonu aşar.


KIRGIZ TÜRKÇESİ:


Kırgız dili, Kırgız-Kıpçak grubunda yer alır ve bu dili konuşan  Kırgızların sayısı, diğer komşu cumhuriyetlerde yaşayanlarla birlikte 4 milyonu  bulur.

TÜRKMENCE:


Türkmenistan Cumhuriyeti'nde bugün 3 milyon, diğer bölgelerde de (İran,  Irak, Afganistan) yine yaklaşık 3 milyon Türkmen yaşamaktadır. Dilleri  Oğuz grubunda yer alir ve Anadolu Türkçesine çok yakın nitelikler  taşır.

TATARCA:


"Tatar Türklerinin 2 milyonu Rusya Devleti'nin içinde (Moskova'nın  yaklaşık 750 km güneydoğusunda) Tataristan Özerk Cumhuriyeti'nde (Kazan  Tatarlari) yaşarken, 1,1 milyon Tatar yine Rusya içindeki Başkurdistan  Özerk Cumhuriyeti'nde, 350 bini Kazakistan'da ve 300 bini ise Kırım  Yarımadası'nda (Kirim Tatarlari) yerleşmiştir. Dilleri Kıpçak grubundandır.

 

BAŞKURT TÜRKÇESİ:


Günümüzde Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti'nde (Moskova'nın yaklaşık  1.250 km Güneydoğusu'nda 1 milyon, diğer bölgelerde ise 1,6 milyon Başkurt  Türkü yaşamaktadır. Dilleri Kıpçak grubunda yer alır.

KARAKALPAK TÜRKÇESİ:


Dilleri Kıpçak grubunda yer alan Karakalpak Türkleri, Özbekistan'da  (Aral Gölü'nün güneyinde) Karakalpak Özerk Cmmhuriyeti'inde yaşarlar;  nüfusları 500 bin civarındadır.

ÇUVAŞ TÜRKÇESİ:


Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti'nde (Moskova'nın yaklaşık 600 km  güneydoğusunda, Tataristan Özerk Cumhuriyeti'nin kuzeybatısında) 950 bin  civarında Çuvaş Türkü yaşamaktadır.

SORS TÜRKÇESİ:


Kültür ve dil yönüyle Hakas ve "Altay Türklerine çok yakın olan Sors  Türkleri Rusya'nın Kemerowo bölgesinde (Alma-Ata'nın yaklaşık 1.750 km  kuzeydoğusunda) yaşarlar; sayıları 17.000 dolayındadır.

ALTAY TÜRKÇESİ:


Altay (Oyrat) dili Kırgız-Kıpçak grubunda yer alır. Bu dili konuşan 60  bin Altay Türkü Altay Özerk Cumhuriyeti'nde (Rusya Cumhuriyeti'nde  Kemerowo'nin güneyinde, Moğolistan sınırında) yaşarken 70 bini ise diğer  bölgelere yerleşmiştir.


UYGUR TÜRKÇESİ:


Türklerin ilk yazılı eserlerinde kullanılan Uygurca, Karluk dil  grubunda yer alır. Bu lehçeyi konuşan yaklaşık 16 milyon Uygur Türkü (bazı  kaynaklara göre 20-23 milyon) günümüzde Bati Çin'de (Doğu Türkistan'da), çok azı ise Rusya'da yaşamaktadır.

GAGAVUZ (GÖKOĞUZ) TÜRKÇESİ:


Dilleri Oğuz dil grubunda yer alan dolayısıyla Anadolu Türkçesine çok  yakın olan Gagavuz Türkleri Moldavya'nın güneyinde 1991 yılında kurulan  Gagavuz Özerk Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar; nüfusları yaklaşık 160  bindir. Ayrıca Balkanlar'da ve Rusya'nın çeşitli bölgelerinde dağılmış
küçük topluluklara da rastlanır.

STAVROPOL TÜRKÇESİ:


Türkmence ve Nogay diline çok yakin olan bu dil, bölgeye göç etmiş  Türkmenler tarafından konuşulmaktadır.

 

KUMUK TÜRKÇESİ:


Kumuk Türkçesi Kipçak grubundan olmakla birlikte Anadolu, Azeri ve Karaçay dillerine yakınlık da gösterir. Toplam nüfuslar 300 bin kadar olan  "Kumuk Türklerinin yaklaşık 250 bini Dağıstan bölgesinde (Kuzeydoğu  Kafkasya'da) yaşamaktadır.

KARAÇAY TÜRKÇESİ:


Karaçay dili Kıpçak grubundan olup, Karaçay-Çerkes Özerk  Cumhuriyeti'nde (Gürcistan'ın 200 km kuzeyinde) yaşamakta olan yaklaşık 160 bin  Karaçaylı tarafından konuşulmaktadır.

BALKAR (MALKAR) TÜRKÇESİ:


Dilleri hemen hemen Karaçay Türkçesi ile ayni olan Balkar Türkleri  Gürcistan'nın kuzeyinde, bu ülkeye komşu olan Balkar Özerk Cumhuriyeti'nde  yaşamaktadır; sayıları 85 bin civarındadır.

KARAİM TÜRKÇESİ:


Kıpçak dil grubuna ait Karaim dili bugün çok az Karaim Türkü tarafından  konuşulmaktadır. Bunlar, Ukrayna'nın batisi, Litvanya ve Polanya'da  yaşamaktadır.

HAKAS TÜRKÇESİ:


Hakas Türkçesi Kırgız dil grubuna çok yakın olup, Hakas Özerk  Cumhuriyeti'nde yaşayan yaklaşık 80 bin Hakas Türkü tarafından konuşulmaktadır.

 

NOGAY TÜRKÇESİ:


Nogay Türkleri, Stavropol ve Dağistan Bölgesi, Çeçen-İnguş Cumhuriyeti  ve de Karaçay-Çerkes bölgesinde dağınık olarak yaşamaktadırlar. Dilleri  Kipçak grubunda yer alan "Nogaylar"in sayisi 75 bin dolayındadır.


TUVA TÜRKÇESİ:


Yaklaşık sayıları 220 bin tahmin edilen "Tuva Türklerinin 200 bini  Tannu-Tuva Halk Cumhuriyeti'nde (Moğolistan'nın kuzey sınırına komşu  bölgede) yaşamaktadır.

YAKUT (SAKA) TÜRKÇESİ:


Moğolcanın etkisi ile hayli değişikliğe uğrayan Yakut dili, tahmini  sayıları 400 bin olan ve büyük çoğunluğu Yakut Özerk Cumhuriyeti'nde (Çin  sınırına 1.250 km uzaklıktaki Doğu Sibirya'da) yaşayan Yakut Türkü tarafından konuşulmaktadır.

KASKAY TÜRKÇESİ:


Anadolu ve Azeri Türkçesine çok yakın bir Türkçe ile konuşan Kaskay  Türkleri, Hasme Türkleri ile birlikte İran'ın güneyinde yaşarlar; sayıları  700 bin dolayındadır.

AHİSKA (MESKETİ, MEŞET) TÜRKÇESİ:


Dilleri Oğuz grubunda yer alan Ahiska Türkleri günümüzde dağınık olarak  Özbekistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkiye'de yaşamaktadırlar.  Sayıları 200 bin civarındadır.

SONUÇ VI. Yüzyılın ikinci yarısından sonra kuzeye, güneye ve önemli  ölçüde de bati yönüne göçe başlayan Türk kavimleri, XV. Yüzyılın  ortalarında bugünkü Bulgaristan sınırına ulaştılar. 1960'li yılların başında  Orta Avrupa'ya yönelen işçi göçünü, bu göçün devamı olarak nitelendiren bazı yazarlar da görüyoruz. Bu göçler sırasında sahip olunan özgün  kültür, etkilenişim içinde bulunan diğer kültürlerle zenginleşmiş, ancak  anadil olarak konuşulan Türkçe korunmuş ve böylelikle dil çok geniş kita  parçalarına yayılmıştır.  Birleşmiş Milletlerin 1990 yılına ait istatistiklerine göre Türkçe, 165 milyon dolayında kişi tarafından anadil olarak konuşulmaktaydı.  Böylelikle dilimiz Çince, Hintçe, İngilizce ve İspanyolca’nın arkasından en  büyük (yaygın) dil karakterine sahiptir. Nüfus artışının ortalama % 1,5  olduğu varsayılırsa bu sayının artık 180 milyona yaklaşması gerekir.  Çincenin, Çin ve Tayvan dışında Güneydoğu Asya ülkelerindeki Çin azınlık  tarafından konuşulduğu, Hintçenin yalnızca Hint Yarımadasında  yayıldığı düşünülürse, Türkçe, İspanyolca ve İngilizce gibi dünyada geniş  coğrafyaya yayılmış diller arasında yer alır. Bunlardan İngilizce, Büyük  Britanya dışında, Kuzey Amerika kıtasında , Güney Afrika Cumhuriyeti'nde  (ingiliz kökenliler tarafından) ve Avustralya'da anadil olarak konuşulmaktadır. İspanyolca, ispanya dışında Orta (ABD'nin güneyi dahil) ve  Güney Amerika'da (Brezilya dışında) yayılmıştır. Türkçenin ise Rusya  Federasyonu'nun Pasifik kıyılarından başlayıp, Orta Asya, Kafkasya, Anadolu  ve Trakya'yı aşıp Orta ve Bati Avrupa'daki Türklerle, ayrıca az sayıda da  olsa Kuzey Amerika'ya göç etmiş Türkler tarafından anadil olarak konuşulmakta olduğunu, böylelikle Afrika kıtası ve Güney Asya dışında  (değişik yoğunluklarda) tüm Kuzey Yarımküre'ye yayıldığını görüyoruz.    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1- TÜRKİYE CUMHURİYETİ  
2- KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ 
3- NAHCİVAN ÖZERK CUMHURİYETİ  
4- AZERBAYCAN CUMHURİYETİ 
5- TÜRKMENİSTAN CUMHURİYETİ  
6- ÖZBEKİSTAN CUMHURİYETİ  
7- KAZAKİSTAN CUMHURİYETİ 
8- KIRGIZ CUMHURİYETİ  
9- ALTAY TÜRKLERİ  
10- HAKAS CUMHURİYETİ 
11- TUVA CUMHURİYETİ  
12- SAHA-SİRE (YAKUTİSTAN) CUMHURİYETİ 
13- BAŞKURDİSTAN CUMHURİYETİ  
14- TATARİSTAN CUMHURİYETİ  
15- ÇUVAŞİSTAN CUMHURİYETİ  
16- BOSNA HERSEK 
17- DOĞU TÜRKİSTAN  
18- SARI UYGUR VE SALUR TÜRKLERİ  
19- DAĞISTAN TÜRKLERİ 
20- KUMUK TÜRKLERİ 
21- ÇEÇENİSTAN CUMHURİYETİ - İNGUŞETYA CUMHURİYETİ  
22- KABARTAY-BALKAR TÜRKLERİ  
23- KARAÇAY - ÇERKES ÖZERK CUMHURİYETİ 
24-ABHAZYA 
25- ACARA TÜRKLERİ 
26- AHISKA TÜRKLERİ 
27- KIRIM MUHTAR CUMHURİYETİ (KIRIM TATAR TÜRKLERİ)  
28- GAGAVUZ ÖZERK BÖLGESİ 
29- BATI TRAKYA TÜRKLERİ  
30- MAKEDONYA TÜRKLERİ  
31- KOSOVA TÜRKLERİ  
32- BATI VE ORTA AVRUPA'DA YAŞAYAN TÜRKLER  
33- FİNLANDİYA TÜRKLERİ  
34- SAHA TÜRKLERİ 
35- DOĞU SİBİRYA TÜRKLERİ  
36- TOBOL TÜRKLERİ  
37- TATAR TÜRKLERİ 
38- BAŞKURT TÜRKLERİ  
39- MİŞER TÜRKLERİ  
40- NOGAY TÜRKLERİ  
41- STAVROPOL TÜRKLERİ 
42- GÜNEY AZERBAYCAN TÜRKLERİ  
43- IRAK TÜRKLERİ  
44- SURİYE TÜRKLERİ 
45- HORASAN TÜRKLERİ (TÜRKMENLERİ)  
46- AFGANİSTAN TÜRKLERİ  
47- TACİKİSTAN TÜRKLERİ  
48- KAŞGAY TÜRKLERİ 
49- HAMSE TÜRKLERİ 
50- MOĞOLİSTAN HOTUN TÜRKLERİ  
51- MOĞOLİSTAN KAZAK TÜRKLERİ  
52- ABD VE KANADA'DA YAŞAYAN TÜRKLER  
53- AVUSTURALYA'DA YAŞAYAN TÜRKLER
 
54-ŞOR TÜRKLERİ 
55- KARAKALPAKLAR 
56- TELEÜT TÜRKLERİ  



Âlim Han
’ın Afganistan’daki Faaliyetleri

                                                              Naci YENGİN

    

Türk Dünyası Tarih Dergisinin Şubat 2008 sayı 254 de yayımlanmış olan Sayın Nurettin Hatunoğlu’na ait son Buhara Emir’i Âlim Han ile ilgili değerlendirmesi münasebetiyle konu nun yeniden gündeme getirilmesi son derece isabetli bir davranış olmuştur kanaatindeyiz.

Söz konusu araştırmanın önemli bir bilimsel gerçeği ortaya çıkarması bir yana şimdiye kadar biline gelen bazı gerçeklerin de doğruluğunu tartışmaya açmaktadır. Nurettin Bey’in araştırması bu cihetiyle dahi önem arz etmektedir.

Yıllarca üzerinde çalıştığımız ancak henüz yayımlama imkânı bulamadığımız Buhara Emir’i Âlim Han ve Çocukları ile ilgili değerlendirmeler henüz yeni başlamış bulunmaktadır. Türk dünyasını yönlendiren Sovyet ve batı tarzı bilgi ve belgelerin ne derece doğru olduğu ortaya çıkan yeni gelişme ve belgelerle bir kez daha anlaşılmış bulunmaktadır! Öyle ki doğruluğundan zerre kadar şüphe etmeyi düşünmediğimiz bazı gerçeklerin yeni gelişmeler ışığında eksik ve yanlı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu cümleden hareketle Son Buhara Emir’i Âlim Han’ın Afganistan’daki faaliyerleri ile ilgili yapılmış kapsamlı bir araştırma yok gibidir.    

            Buhara Emir’i Âlim Han’ın Afganistan’a geçme amacı, başta Afganistan olmak üzere yabancı ülkelerden yardım ağlamak ve Buhara’daki koşulların düzeltilmesi durumunda da, mümkün olursa, yeniden ülkesine dönmekti. Bu amaçla, daha Buhara topraklarını terk etmeden önce çalışmalara başlamıştı. Kaşgar’daki İngiliz konsolosluğu aracılığıyla İngiltere Kralı’na bir mektup göndermiş ve yardım talebinde bulunmuştu.

       Bu arada, Türkistan’daki Rus askeri yönetimi Moskova’dan aldığı destek kuvvetlerle, Emir üzerindeki baskısını giderek yoğunlaştırmaktaydı. 1921 yılı Şubat ayı sonlarına doğru Kızıl Ordu kuvvetleri Hisar’a yaklaştılar. Emir, Kölap bölgesine gitmek zorunda kaldı. Burada on gün kadar sürdürdüğü mücadelesinin başarısız olması üzerine Afganistan’a geçmeye karar verdi.  Emir Said Âlim Han hatıralarında olayı şöyle anlatmaktadır:

       “Savaşın başlangıcında savaş işlerinden sorumlu yardımcım ve aynı zamanda dayım Muhammed Said Beg Pervaneçi ve savaşı idare eden kumandan Abdulhafiz Pervaneci ve İbrahim Beg asker kumandanları idiler. Böylece 6 ay devam eden cenk sırasında Bolşevikler bizimle baş edemeyeceklerini anlayınca, Moskova’dan bol miktarda asker ve mühimmat getirip yığdılar. Bolşevikler aldıkları yeni yardımlar sayesinde İslam ordusu üzerine hücuma geçtiler. İslam askerlerinde silah ve cephane az olduğu için on gün savaşıp durduk. Bu arada şu Bende-i aciz, askeri yardım temin edebilmek için, yabancı ülkelerle temasa geçtim. Bu arada Muhammed İbrahim Divanbegi- ki bunlar Buhara şarkındaki Özbeklerden idiler- kendileri Buhara devletine sadık olup bir hayli liyakatli hizmetler gösterdiler. Gösterdikleri yararlılıklardan ötürü onları ordunun başına kumandan tayin ettim ve onları huzuruma çağırarak şunları söyledim: ‘Bu bende-i aciz saltanat kapısı Kabil’e gidip yardım arayışına girişeyim. Eğer buradan çıkışım sebebiyle bize bir yardım sağlayabilirsem, bu işi gerçekleştirinceye kadar sizler askerlerinizle birlikte düşmana karşı koyunuz. Şu anda düşman hücumu çok ziyadedir. Eğer onu durduramazsak fakir fukara korkuya kapılır. Ben geri dönünceye kadar halk huzur içinde olsa iyi olur.’

      Emir-i Ferman çıkararak onu muayyen yerlere gönderdim. Muhammed İbrahim Beg ve Devletmen Beglere benim ruhsatım ile iş yürütmelerini ve düşman yolunu kesmelerini bildirdim.  Kendim ise Kölap vilayeti üzerinden Amuderya’nın geçilen yerinden,  1921 cemadüssanisinin yirmi birinci Çarşamba günü geçip Afganistan toprağına dâhil oldum.

      Afganistan sınırındaki muhafızlar ve muhafız kumandanları bizi gayet iyi karşılamışlardı.....orada bulunduğumu  Katagan valisine bildirerek oraya hareket ettim. Vali Naibi(yardımcısı) Muhammed Ekber Han ve Başkumandan Binbin Han askeri kıtayla beni karşıladılar. Bu arada Emir hazretleri (Afgan Emir’i Amanullah) beni teselli etmek için bir mektup göndermiş, başıma gelen felaketi enine boyuna müzakere etmek niyeti ile Kabil’e davet etmişti.

      Bu bende-aciz Amuderya’nın Afganistan tarafına geçerken Buhara’nın en seçme üç yüz askeri de benimle beraberdi. Bundan başka, tahminen o deryanın geçit yerimdeki güzergâhımda on binlerce insan da bu tarafa geçerek huzurumda toplanmıştı. Bu topluluktan tahminen beş yüz kişiyi, daha doğrusu Buhara halkından en çok dikkatimi çekenleri refakatime alarak, diğerlerini de Afganistan’ın muhtelif yerlerine gönderdim. Böylece, o beş yüz kişiyle Kabil'e doğru yola çıktım.

      Kabil’de istirahatımız için ayrılan Muratbeği Kalesine yerleştik. Daha sonra Afgan Emir’i en muteber kişilerle birlikte ziyaretime gelerek benimle kucaklaştı. Böylece tarihi görüşme gerçekleşti. Böylece Afganistan devletinin bir ay misafiri oldum. Bir aydan sonra masraflarımın karşılanması için aylık 12 bin Afgan rupyesi tahsis olundu.110

      Said Âlim Han, Afganistan Emir’i Amanullah’tan ülkesinin diplomatik olarak tanınmasını, kendisine bağlı Basmacı Liderlerine yardım etmesini ve başta İngiltere olmak üzere yabancı ülkelerle ilişki kurmasını aracılık etmesini istemekteydi. Emir Âlim Afganistan’a geçişi ve orada başlattığı çalışmalar Sovyet yönetimini rahatsız etmişti. Buhara Emir’ine verilmesi muhtemel her türlü desteğin önünü kesebilmesi ve Emir’in faaliyetlerinin engellenmesi yönünde Afgan hükümetine siyasi baskı başlatıldı. Sovyetlerin Afganistan büyükelçisi aracılığı ile yürüttüğü baskı politikası kısa bir süre sonra meyvesini verdi. Amanullah Han, her türlü saygı ve ilgiyi gösterir bir görüntü içerisinde, Emir Âlim’in etrafındaki askeri kuvvetin sayısının azaltılmasını ve silahlarının teslim edilmesini emretti. Ayrıca Âlim Han’ın Buhara Bölgesi ile sürdürdüğü ilişkilerin kontrol altına alınmasını sağladı. 

      Afganistan’daki Buhara Emir’i, Amuderya’nın öte tarafında, kendi eski topraklarında olup bitenleri ilgi ile takip ediyordu. Tahtına oturacağı günleri sayarak ve halkın yeni rejime karşı ( Sovyet güdümlü Buhara Cumhuriyeti) duyduğu hoşnutsuzluktan ümitlenerek vaktini geçiriyordu. Emir’in yüzlerce, binlerce ajanı Buharalıları, “cedid”lere yani Buharalı yenilik taraftarlarına ve dolayısı ile Bolşeviklere karşı durmadan kışkırtıyordu.     

      Emir Alim Han’ın Basmacıları desteklediği Rusya tarafından da kabul edilmektedir: “...Doğu Buhara’lı Basmacılara gelince, bunların başında düşük Emir’in eski memurları bulunmaktadır.

      Kendilerine “Müslüman Ordusu” diyen bu çetecilerin başında, kendi kendine Hiyve, Buhara ve Türkistan İktidarını (Sovyet) görevi verilmiş Enver Paşa bulunmaktadır.”111

       “Emir Alim Han başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkelerine yönelik bir girişim yapmaya karar verdi. 1923 Haziranında “Barış Sevenlere ve Adalete Saygılı Olanlara” başlıklı bir memorandumu Milletler Cemiyeti ve çok sayıdaki ülkenin hükümet başkanlarına gönderdi. Times Gazetesi tarafından ‘Orta Asya’da Bolşevik Uygulamaları’ adı altında yayınlanan bu başvuru, ne yazık ki yeterince ilgi görmeyecek ve hür dünya ülkelerinin hiç birisinden herhangi bir cevap gelmeyecektir!

      Bütün bu gelişmeler, Emir Âlim Han’ın geriye dönmek ve tahtına kavuşmak ile ilgili ümitlerini neredeyse tamamen yok etmişti. Afganistan’a geçen Türkistan’lı aydın kadrolar ve Türkistan Milli Birliği üyeleri bağlantısı yoktu....Amanullah Han, Alim Han’a siyasi yük muamelesi yapmaya başlamıştı. ‘Benim annem senin annen sayılır, onu ziyaret et’ diyerek Kabil’e çağırmış, fakat neredeyse aylarca görüşmemişti. Emir Âlim Han artık Afganistan dışına çıkması gerektiğine karar verdi. Bu arzusunu Amanullah Han’a bildirdi ve Afganistan’daki İngiliz büyükelçi Humprys’den Hindistan için transit vize konusunda yardımcı olmasını istedi. Amanullah Han, Âlim Han’a hacca gidebileceğini, fakat bütün ailesini ve adamlarını birlikte götürmesi gerektiğini söyledi. Böylece, Afganistan’dan dışarıya çıktığı takdirde tekrar geri dönmesini imkân tanımayacağını dolaylı olarak söylemiş oluyordu.

      Diğer taraftan Emir’in Londra’ya iletilen vize talebi, bizzat Lord Curzon tarafından reddedilmişti. Emir bu cevaba rağmen bir süre sonra yeniden başvuruda bulundu. Kısa bir süre Hindistan’da kalmak ve sonra Hacca gitmek istediğini belirtti. Bu müracaattan sonra Alim Han’a verilen cevap gerçekten çok ilginçtir. Emir’in Hindistan’dan transit olarak geçişine izin verilmeyecekti. Fakat kısa süreli ziyaretine izin verilebilirdi. İngiliz İmparatorluğu sınırları içerisinde kalması halinde ise ancak Seylan’da veya Seyşel Adalarında kalmasına izin verilebilecekti. Bütün bu ters yaklaşımlara rağmen Âlim Han ümidini kesmemişti. Son bir daha İngiltere Büyükelçisine başvurdu. İngilizler bu defa bütün yolları kapatacak bir cevap verdiler. Hac ziyaretinden sonra Afganistan’a dönmesinin kabul edileceğine dair yazılı bir belge getirmesi koşulu ile izin verilebilecekti. Dolayısıyla bundan sonra yapılacak müracaatlar İngiltere büyükelçiliğine değil, doğrudan Afganistan hükümetine olmalıydı. Afgan Emir’i Amanullah’ın böyle bir belge vermeyeceğini bilen Emir Âlim Han için artık kaderine razı olmak ve hayatını Afganistan’da sürdürmekten başka bir çare kalmamıştı. Bu ümitsizlik ortamı içerisinde Ruslar’la anlaşabilmek için yollar aramaya başladı. Yardımcıları aracılığı ile Afganistan’daki Rus görevlilere, Sovyet Rusya ile barışmaya hazır olduğunu ve bunun için iki şartı olduğu mesajını iletti. Birinci isteği Buhara’nın küçük bir bölgesinde göstermelik bir emirlik yönetiminin kurulmasına izin verilmeliydi. İkinci olarak ise, kendisine bir emekli maaşı bağlanmasını istiyordu.112

       Andican’ın Ermeni asıllı George agebekov’dan alıntı yaptığı yukarıdaki satırları okuduğumda Abdülkebir Bey bir an durdu. Boynunu iki yana büktü. Kendi kendine konuşuyormuşcasına duyacağımı bilerek;

       —Tövbe tövbe. Babam yıllarca Ruslara karşı savaşmış ve 1931’e kadar İbrahim Beg’i Ruslara karşı desteklemiş birisidir. Ahad Andican’ın bu görüşleri tamamen uydurmadır. Madem Ruslar’la anlaşacaktı babam o zaman savaşmasının ne anlamı vardı. Rus veya muhalif kaynaklardan edindiği anlaşılan bu tür bilgiler eminim Rusya’nın babama karşı yayınladığı yüzlerce propandadan başka bir şey değildir. Keşke Andican Bey bize sorsaydı böyle bir şeyin gerçek olup olmadığını. Ona gerekli kaynakları sunardık. Ama yapmadı!

       Abdülkebir Bey’in Emir’in oğlu olarak duygusal olabileceğini hesaba katsak da Emir’in hayatını inceleyen birisi olarak bizce de böşye bir şeyin olması bilimsellikten uzak, mantık dışıdır. Ve üstelik böyle bir durumda Emir Alim’in halkın gözünden düşeceği de açıktır. Emir bu durumu görebilecek deneyime sahip bir yöneticidir...

      Rusya’nın 1927 Türkistan’da başlattığı Ruslaştırma işlemi Türkler tarafından tepkiyle karşılanmıştı.

      Türkistan’ın içinde bulunduğu Rusya’ya karşı politikasından yararlanmak amacıyla Emir Âlim Han, 1927 Eylülünde bir girişimde daha bulundu.  Buraha’lı (tüccar) General Hacı Yusufbay Mukimbay*** aracılığıyla Milletler Cemiyeti’ne bir başvuruda bulundu. Emir Âlim Han’ın Le Journal de Gera’da yayınlanan memorandumu  ‘İstila Altındaki Buhara’dan Bir Ses’ başlığı altında 7 Eylül 1927’de yayınlandı. Yusufbay İngilizlerle de temas kurmaya çalıştı. Ancak İngiliz makamları Yusufbay’la görüşmeyi reddetti. İngiltere’ye göre “Buhara Emir’i Âlim Han uluslar arası bir sorun değildi.”

      Aynı dönemde Buhara Yahudilerinden Emir’in 30 yıl hizmetinde çalışan Mir Haydar Badaliyef Paris’te Buhara’da Bolşevik iktidarına karşı hareketin başladığını söyleyerek İngiltere’ye başvurdu. Ancak İngiltere bu isteği de geri çevirecektir.

      1928 ve 1929 yıllarında Afganistan’da meydana gelen politik değişim ve çalkantılara paralel olarak Emir Âlim Han ve yardımcıları bazı girişimlerde bulunmuşlardır. Hacı Yusuf Mukimbay’ın sekreteri ve Beyaz Ruslardan Saharof isimli birisi Cenevre’de görüşmeler yaparak Emir Âlim Han adına Farsça yazılmış bir beyannameyi dağıtmaya başladı. “Buhara Milletinin Ahı”  başlığıyla Fransızca’ya tercüme edilen bu beyannamede Emir Âlim Han şöyle diyordu:

       “Biz yalnızca Ruslar’ı da zulmü altında tutan Allahsız Bolşeviklere karşı savaşıyoruz. Bizimle beraber Ruslar da vardır.”

       1928 yılında Emir’in yardımcılarından Mirza Muhammed Taki Beg, Meşhed’deki İngiliz konsolosluğuna “İngiliz devleti zayıf ülkelerin hamisidir. Dolayısıyla her ülkenin bağımsızlığını alması konusunda garantör olmalıdır.” şeklinde bir başvuruda bulundu. Ancak bu başvuru Rusya’ya karşı mücadele veren basmacılara yanlış yansıtılmış ve “Emir İngiltere ile anlaştı. İngiliz hükümeti Emir’e destek verecektir.” şeklinde yorumlandı.

      1929’da Herat’a gelerek Buhara ve Türkistan halkına bir beyanname yayınlayan Emir, Müslümanları Beyaz Ruslarla birlikte Bolşeviklere karşı savaşmaya çağırıyordu. Emir’in aynı beyannamesi Buhara’da “ Bütün Rusya Müslümanlarına davet.” şeklinde dağıtılmaya başladı.113

       Andican’ın Zeki Velidi Togan’a dayanarak verdiği bilgilerde Emir Âlim Han’ın Herat’a gittiği yolundaki değerlendirmesi de dönemin Afgan Kralı Amanullah’ın koyduğu kurallara göre mümkün değildir. Zira Emir’in özgürce gidebileceği iki yer vardır. Peğman ve Celalabat. Emir’in bu sınırların dışına çıkması kesinlikle yasaktır. Yaz aylarında Kabil’e 15 Km. mesafedeki Peğman, kışlası ise Kabil’e tahminen 200 Km. mesafedeki Celalabat’a gitmesine izin verilmekteydi. Andican’ın ileri sürdüğü gibi İran sınırındaki Herat’a gitmesi mümkün değildir.

      16 Haziran 1929’da İzvetsiya Gazetesinde Emir’in Ruslar tarafından esir alınan üç oğlundan en büyüğü Şah Murad, babasının “Emperyalistlere uşaklık yapmakla ve kendi halkı aleyhine çalışmakla” suçlayan mektubu yayınlandı.  Şah Murad Rusya’nın baskısı ile yayınladığı mektubunda babasına karşı kin kusmakta ve “Eğer arzum hilafına bir gün karşılaşırsak, düşman olarak göreceğim.”demekteydi.114

 

                 Emir Alim Han’ın ölümü ile ilgili Türkiye’de detaylı bilgiye ulaşma imkanı yoktur.  Olanlar ise ölüm tarihini yanlış vermekte ve bu yanlışlığın günümüze kadar devam etmesine neden olmuşlardır.120  Halbuki Emir 1881’de doğmuş  29 Nisan 1944 de 63 yaşında  vatan özlemi içerisinde sürekli  Buhara’daki Sitare-i Mahase’yi gitmeyi arzulayarak; görmeyen gözleriyle etrafındakilere  Buhara’ya dönmenin hayali ve ümidi içerisinde olduğunu, son bir kez Vatanını görmek istediğini söyleyerek, ancak bu isteğine kavuşamadan Kabil’de vefat etmiştir.

     

  ...

       

                       Âlim Han’ın Ölümü

 

       “Bugün yalnız senin ailen yetim olmadı. Her Türkistanlı yetim oldu.”

       Yukarıdaki cümle Emir’in ailesinin acılarını paylaşmak için olduğu kadar Türkistanlıların da acılarını paylaşmaktaydı. Çünkü Emir Alim Han Ruslara karşı Buhara’da bağımsızlığını koruyabilen son hükümdardı. Yıllarca vatanından uzakta yaşamış olmasına rağmen Buhara’nın kurtulabilmesi için varını yoğunu harcamıştı. Buhara’ya gelirken Türkistan şehirlerinin topladığı Milli Mücadele için biriktirilen paraların hiç birisini özel işleri için harcamadı.

       İsteseydi krallara yakışan bir miras bırakabilirdi. Ancak bu davranış ona ve Türkistan halkına yakışan bir davranış olamazdı. Öldüğünde çocuklarına tek kuruş bir miras dahi bırakamamıştı.121

          Emir’in bıraktığı en güzel miras vatanı için savaş ve Türkistan için Ruslara karşı verdiği mücadele idi.

          Afgan Hükümetinin resmi devlet töreni ile evinden alınan Emir’in naaşı önce askerlerin omzunda askeri cenaze arabasına kadar götürülmüş, daha sonra da top arabasına konarak atların çektiği araba Kabil’in ortasından Şuheda-i Salihin mezarlığa kadar götürülmüştür.

          Afganistan başbakanı Muhammed Haşim Han başta olmak üzere törene Özbekler, Tacikler, Türkmenler, Peştunlar... Bütün Afgan ve gelebilen Türkistan halkı katılmıştı. Mahşer gününü andıran cenaze töreni Afganistan tarihinde bir ilkti. Bu denli bir kalabalığı görmemişti Afgan halkı hiçbir cenaze töreninde. Bütün Kabilliler cenaze töreninde yerini almıştı.

          “Babam öldüğünde daha çocuktum. En büyük ağabeyim Ömer Âlimi 23 yaşındaydı. Babamın öldüğünü çok iyi hatırlıyorum. Önce kadınlar gelip başında dualar okudular. Daha sonrada çocukları, bizler babamızın cenazesinin başına geldik. Beyaz bir elbisenin içinde üzerinde Ayetler olan bir yatağa yatırılmıştı. Kolları yana açılmış ve adeta bana sarılacak gibi duruyordu. Ağabeylerimle birlikte sırayla dualar okuyup hürmet ederek ellerinden son kez öptük.

          Babam ölüm döşeğindeyken başlayan Kur’an okuyan hafızların sesi hala kulaklarımdadır. Gerek babam evdeyken, gerekse mezarı başında devam eden Yasin-i Şerif, gecenin geç saatlerine kadar sürmüştür.

          Özbekler “Atacan” diyerek göz yaşı dökerken, Tacikler ise “Babacan”diyerek matem tutuyorlardı.

          Afgan başbakanı babama gösterilen bu saygı ve sevgi karşısında şaşırmış “Bu ne sevgi böyle!” diyerek hayretini dile getirmiştir. Başbakana karşı halk ta “O bizim atamızdı. Biz onun gibi birisini görmedik. Ve belki de bir daha görmeyeceğiz!” diyerek Afgan başbakanına kızmışlardır.

          Askeri arabayla iki tarafında da askerlerin eşlik ettiği askeri cenaze arabası ile ağır adımlarla İdga Camiine götürülen babamın naaşı burada kılınan cenaze namazından sonra Şuheda-i Salihin mezarlığına götürüldü.

          Mezara kadar kilometrelerce babamın peşinden son kez yürüyen halk onu görmeden gömülmesine razı olmadı. Bunun üzerine babamın naaşı halkın görebileceği bir yere konmuş ve halk son kez babamın yüzünü görmüş ve ona hayır dualar ederek taziyelerde bulunmuştur.

      Afganistan’ın en ünlü ruhani lideri olan Mir Sahib-i Şorbznar’ın verdiği hutbe ve yaptığı konuşmada babamın meziyetlerinden bahsetmiştir. Babamın Ruslara karşı verdiği mücadele ve halkı için yaptığı güzel şeylerden örnekler veren ruhani lider daha sonra halka dönerek; “ Seyyid Abdulahad oğlu Seyyid Emir Âlim Han merhumu nasıl bilirsiniz ey muhterem Müslümanlar!” dediğinde cemaat topluca “İyi biliriz. Mekânı cennet olsun.”diyerek niyazda bulunmuştur.”

 

 

Not: Bu Çalışma yayımlanacak olan “Atayurt’tanAnadolu’ya Buhara HanlığıTürkistan ve Enver Paşa” çalışmasının düzenlenmesiyle oluşturulmuştur.

 

 



110 Alim Han, Buhara Halkının Hasret-i Tarihi, 1923, Paris; A. Andican,s.80,183; Nureddin Hatunoğlu, a.g.e,s.Ekler Bölümü XXIII

 

111 İzvestia, 28 06 1922, bak.  Joseph Castange, Türkistan Milli Kurtuluş Hareketi, Çev. M. Reşat Uzmen, Orkun Yay. İst.1980,s.124,144); Andican, s.184

 

112 A.Andican,187

*** Bkz. Buhara Halkı Hasreti Tarihi,Taşkent, 1991,s.18-29

113 A. Andican,190

114 Emir’in en büyük oğlu Said Ömer Âlimi ve Abdülkebir

       Yüce’nin anlattıkları; A.Ahat Andican,182 vd.

 

 

120 Baymirza Hayit,s.265; A.Andican,190

121 Hayit,s.265

 



  

DOĞU TÜRKİSTAN-UYGUR TÜRK CUMHURİYETİ




       Yüzölçümü: 1 828 418 km2
       Nüfusu:30 milyon (Yaklaşık)
       Başkenti: Urumçi

       Coğrafi Konumu
       Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan), Çin Halk Cumhuriyeti içerisinde ve ülkenin batı bölgesinde yeralmaktadırlar.

       Tarihçe
       Uzun tarihi boyunca Doğu Türkistan, İç ve Orta Asya'da kurulmuş olan Türk devletlerinin ve hanlıklarının merkezi olmuştur.M.Ö. 8-3 asırlarda İskitlere; M.Ö. 300- M.S. 93 yıllarında Hunlara; 522-744 döneminde Göktürk İmparatorluğuna; 744-840 devresinde Uygur devletine; 751-870 Karluk ve Karahanlılar İmparatorluğuna ve Saidiye Hanlığına merkez olan (1509-1679) bu Türk yurdu, tarihte daima önemli olmuş ve dikkatleri üzerine çekmiştir. 8. ve 18. asırlar arasındaki bin yıllık dönem, Çin İmparatorluğu ile önemli derecede kültürel ve siyasî işbirliğinin gerçekleştirildiği bir barış dönemi olmuştur. Ancak bu barış dönemi, Doğu Türkistan'ın 1759 yılında Çin Mançu İmparatorluğu'nun işgali ile son bulmuştur. 1759'dan bu yana Doğu Türkistan'da 200'den fazla silahlı ayaklanma olmuş ve Doğu Türkistan halkı 3 defa hürriyetin tadını tatma fırsatı bulmuştur.1863'te bağımsızlığına kavuşan Doğu Türkistan'da Yakup Han başkanlığında "Doğu Türkistan İslâm Devleti" kurulmuş ve bu devlet; Osmanlılar, İngiltere ve Rusya tarafından resmen tanınmıştır. Ancak bu bağımsız Türk devletinin ömrü kısa sürmüş ve 1876 yılında Çin-Mançu devletince yeniden işgal edilmiş ve 1884'te Sincan "Yeni Toprak" adıyla Çin İmparatorluğuna bağlanmıştır.20. asrın başlarında Ortaasya'da oluşan milliyetçilik akımı neticesinde 1933 yılında Kaşgar'da Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu Cumhuriyetin ömrü 1937'de sona ermiştir. 1944'de Gulca şehri Çinlilerden temizlenmiş, "Üç Vilayet İnkılâbı" olarak bilinen bu ayaklanmalar neticesinde Doğu Türkistan Türkleri, Ali Han Töre başkanlığında Doğu Türkistan Cumhuriyeti'ni kurmuştur. Bütün Çin'e hakim olan Komünist Çin Kuvvetleri, 1949'da Stalin'in de onayı ile Doğu Türkistan'a girerek bu tarihi Türk ülkesini resmen işgal etmiştir.

        Yönetim Biçimi
      Özerk bölge içinde etnik grupların dağılımına göre 8 Ağustos 1952'de 10 ayrı muhtar bölge tesis edilmiştir. Sincan (Uygur) Özerk Bölgesi bunlardan biri ise de, yönetim hakları, Pekin yönetimince çiğnenmektedir. Tüm idarede bütün yetkiler Çinlilerdedir. Özerk yönetim organlarında görevlendirilen etnik unsurların siyasî, ekonomik ve askerî karar verme, denetleme yetkileri Çin Komünist Partisi kontrolü altındadır.

       İdari Yapı
       Çin Komünist Partisi tarafından bölgeye vali görevlendirilmektedir. Valinin mutlaka Çin Komünist Partisi üyesi olması şart koşulmaktadır. Doğu Türkistan'da Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nden başka aynı haklara sahip 7 organ daha vardır.
1- Sincan Askeri Bölge Komutanlığı
2- Sincan Askeri Üretim ve İnşaat Bölge Komutanlığı
3- Sincan Komünist Partisi
4- Sincan Halk Kurultayı Daimi Komitesi
5- Disiplin Kontrol Komitesi
6- Siyasî Danışma Konseyi
7- Sincan Devlet Savunma Güçleri Genel Komutanlığı

        Demografik Durum
Çinliler:16 890 000
Uygurlar:12 500 000
Huiler: 600 000
Kazaklar:1 100 000
Mançular:90 000
Kırgızlar:150 000
Dongkianglar:40 000
Tacikler:33 000
Tibetliler:5 000
Özbekler:15 000
Davaniler:5 000
Sarı Uygurlar:11 000
Salar :3 000
Tatarlar:5 000
Ruslar:3 000
Boanlar:300






RUSYANIN TÜRKİSTAN POLİTİKASI
http://www.ntvhaber.org/haber_detay.asp?haberID=665


 

İşte Ulusalcıların ilginç müttefiği

Avrasya Hareketi'nin fikir babası Aleksandr Dugin'in Türkiye'de jeopolitik sarsıntılar planladığı ortaya çıktı

Peki Kim bu Dugin?

 
 

'Ergenekon terör örgütüne yönelik destek açıklamasında bulunan Dugin 2004 yılında İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu'nun davetlisi olarak üniversitede bir konuşma yapmıştı. 'Türkiye'deki Kürt ayrılıkçılığını desteklemek gerekir. Böylece Türkiye, ABD güdümünden kurtulmuş olur.', 'Orta Asya İran'a bırakılmalı ve Türk unsurlar eritilmeli.' gibi düşünceleri nedeni ile tartışılan Dugin'in verdiği konferansta İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve Milli Güvenlik Kurulu eski Genel Sekreteri Tuncer Kılıç da yer almıştı.

Ulusalcıların yeni Kızılelma'sı AVRUSYA

Dugin, Türk kimliğinin eritilmesini istiyor. Sıcak denizlere inmek için Orta Asya'yı İran'a sunuyor. Türk havzasında imparatorluk planları yapılıyor. Ulus devleti kurtarmak adına yola çıkan ulusalcılar, Rus hegemonyasına yakalandı. Bir süre öncesine kadar Avrasya, ne kültürel birliktelikleri, ne de bir coğrafyayı ifade ediyordu. Şimdi ise bir kıta hareketinin adı. Avrasya Hareketi, Türkiye"den Ulusalcılar olarak adlandırılan "koalisyon"un da içinde bulunduğu Rusya"nın öncülüğünde stratejik birlikteliğin yeni ismi. Ulusalcı harekette buluşan sol, Kemalist ve milliyetçi unsurlar şimdi bu üst şemsiyede, Avrasya coğrafyasının anti-Amerikancı unsurlarıyla bir arada. Temel karakteri Amerikan karşıtlığı olan harekete katılmak için İslamcı, solcu, sağcı olmanız fark etmiyor. Eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç"ın Avrasya"ya yaptığı atıf çok tartışılmıştı. Konunun sadece Doğu Perinçek"in hayali değil, bir kısım sivil ve askeri bürokrasinin önemsediği, argümanlarını dile getirmekten çekinmediği bir oluşum olduğu zamanla ortaya çıktı.


Hareketin aktörlerinden Kemalist ulusalcı bir şahsın (adı bizde saklı) anlatımıyla, kırk yıllık NATO"cular, Özel Harpçiler şimdilerde Avrasya Hareketi"nin en hızlı neferleri.

Bizimkilerin gözü kapalı girdiği hareketin teorisinin Rusya"da 1921"lere kadar gitmesi, Rus imparatorluğu idealinin estetize edilmiş hali olduğunun anlaşılması birtakım sorunları beraberinde getiriyor. Ulusal bağımsızlığın tehlikede olduğunu, Avrasya Hareketi"nin bu tehlikeye karşılık bir güvece teşkil ettiğini dile getirenlerin, hareketin karakteristiğinden haberdar olmadığı da ortaya çıkıyor. Özellikle, hareketin yaşayan en önemli teorisyeni olarak bilinen Aleksandr Dugin"in Türkçe"ye çevrilen "Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım" kitabının okunmaya başlanmasıyla Avrasyacıların şaşkınlığı artıyor.

Aleksandr Dugin, kitabında "Rusya"nın Orta Asya"daki stratejik ortağı İran"dır, Orta Asya İran"a bırakılmalı, Türk unsurlar eritilmelidir" gibi birçok hüküm cümlesi kullanıyor. Rus imparatorluğu fikrini savunan Dugin, kötü örnek olarak Türkiye"nin ulus devlet sürecini gösteriyor. Ulus devlet olursak dağılırız, zayıflarız derken Türkiye"yi emsal gösteriyor. "Türkiye"deki Kürt ayrılıkçılığını desteklemek gerekir" cümlesi de Dugin"e ait.

Peki her tarafta güçlü bir Avrasya birlikteliğinden söz edilirken böylesine "tahkir" edici, Türkiye"yi bölgeden dışlamaya hükmeden sözler nasıl oluyor da Ulusalcı harekette infial uyandırmıyor? Hatta daha önceden bu konuyu uzun uzun konuşalım diyen Ulusalcıların sözcülerinden bazıları, "Siz yazın, sonra konuşalım" demeyi tercih ediyor. Belki burada Avrasya Hareketini, teorisini, gerçekleşebilirliğini ve aktörlerini tekrar konuşmak gerekiyor. Biz de onu yaptık. Hareketin ortasında, kıyısında ve dışarısında kalan uzmanlarla Avrasya Hareketi"nin geçmişini ve geleceğini konuştuk.

Doğu Perinçek, konuşmasında "Dostum" Dugin diye bahsettiği Dugin"i Avrasya Hareketi"nin ideoloğu olarak andığımızda sesini yükselterek "Avrasya Hareketinin teorisyeni benim" diyor. Çünkü Perinçek, daha Dugin sahnede yokken, 1996 ve 2000 yıllarında Avrasya konferanslarını organize etti. Dolayısıyla Perinçek"e göre Moskova"da kurulan Uluslararası Avrasya Konferansı, Türkiye"de ve Rusya"da gelişen Avrasyacılığın buluşmasından başka bir şey değil. Ancak, Avrasya Hareketi üzerine çalışan Yıldız Üniversitesi öğretim görevlilerinden Vişne Korkmaz, hareketin 1921"de başladığını, bir süre küllendikten sonra 90"lı yıllarda alevlendiğini anlatıyor. Yani hareket Perinçek"ten 75 yıl önce, Rus siyasi düşünce geleneğinden süzülüp gelmiş.

Ulusalcı cephenin Dugin sevdasını ele alalım. Doğu Perinçek"in, "Rusya imparatorluğu fikrini taşıyan bir harekete katılmak yerine niye Türk imparatorluğu fikri geliştirmiyorsunuz?" şeklindeki sorumuza verdiği cevap şöyle: "Avrasyacılar hayalperest değil, gerçekçidir. Rusya, Amerika"nın yayılmasına ne kadar karşı çıkarsa bu Türkiye"nin o kadar lehinedir." İmparatorluk peşinde değiliz derken Avrasya"nın aslında "ırkçı" olmayan Turan imparatorluğu olduğunu hatırlatıyor Perinçek. Yani imparatorluk özleminiz varsa tersinden de olsa bunu ittifak içinde gerçekleştirebilirsiniz. Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği (USİAD) Başkanı Kemal Özden, Dugin"in ortaya koyduğu argümanları anlattığımızda oldukça net konuşuyor: "Bir tez, ulus devlet modelini aşındırmaya yönelikse biz yokuz. Ben Dugin"in avukatı değilim ama bu görüşlerini revize ederse iyi yapar; etmezse halt eder. Eğer ulus devletleri aşındırarak birilerinin imparatorluk hayallerinin alt zemininde bir proje olarak getirirseniz, AB konusundaki eleştiriler de samimiyetsiz hale gelir."


Amerikan karşıtlığında Avrasya Hareketi çatısı altında buluşan Ulusalcılar, şimdilerde durdukları yeri sorguluyor. Ancak, bu durum, Avrasya Hareketi"nden ayrılmaya kadar uzanır mı sorusunu sormak için henüz erken. Çünkü, hareket üyelerinin çoğu, kitabın ikinci baskısında Dugin"in fikirlerini değiştireceğini ümit ediyor. Yani Avrasya Hareketi"ni ayakta tutan görünmez bir tutkal var sanki. "Ne olursa olsun bu hareket bizim faydamıza olacak, bitti" yaklaşımı hakim.


ULUSALCILAR DUYMASIN

Aleksandr Dugin"den inciler...

TURANCILARA GEÇİT YOK

Her türlü "Turancı" entegrasyon projesine set çekilmelidir. Turancı bir entegrasyon, jeopolitik Avrasyacılığın karşı-tezidir. Tüm Türk mekanında yerel, özerk, kültürel eğilimleri ayrıştırmak ve klanlar, boylar "uluslar" arasında geçimsizliği şiddetlendirmek için elden gelen her şeyi yapmak lazımdır. Bu bölgenin her yanındaki yöreler, bölgeler, sanayi kompleksleri, ekonomik çevrimler, stratejik tesisler, Türk havzası dışındaki topraklarla kuşatılmaya çalışılmalıdır.

KÜRTLER ERMENİLERLE AKRABA!

Türkiye"nin kuzeye ve doğuya, yani Orta Asya Türk dünyasına yayılışının önüne set çekilmesinde Ermenistan, mühim bir stratejik üs vazifesi yerine getirmektedir. Diğer önemli bir etnik faktör, Ermenilerin Kürtlerle ırksal ve dinsel akrabalık bağlarının olmasıdır. Türkiye dahilinde jeopolitik sarsıntıları tahrik etmek maksadıyla bu husus kullanılabilir. Türkiye"deki Kürt ayrılıkçılığını desteklemek ve aynı zamanda İran"a etnik olarak yakın olan halkları laik-antilaikçilik kontrolünden çıkarmak niyetiyle ön plana sürmek gerekir.

AZERBAYCAN"I İRAN"A BAĞLAYALIM

Şiiliği, Güney Azerbaycan"la etnik akrabalığı ve tarihi münasebetleri vurgulayarak Azerbaycan"ı İran"a (hiçbir surette Türkiye"ye değil) bağlamak gerekir.

İRAN BİRİNCİ ORTAK

İslam dünyasında laik (Türkiye) veya İslamcı (Suudi Arabistan) salt Atlantikçi kutuplar, kıtasal imparatorluğun küresel projesinde Avrasya"nın güney kutbu fonksiyonunu yerine getiremezler. Geriye "İran köktendinciliği" ve sol Pan-Arabizm kalmaktadır. Jeopolitik sabiteler açısından bakıldığında bu konudaki önceliği şüphesiz İran almaktadır.


Bir ulus devlet ve NATO üyesi olarak Türkiye, Avrasya proje¬si için yeterince hasım bir oluşumdur: böylesi bir Türkiye ile Rusya'nın ortak hedeflerinden çok daha fazla jeopolitik çelişkileri bulunmaktadır. Realist olmak ve durumu aklıselimle değerlendirmek gerekir: Ankara'nın Çeçen ayrılıkçılarına belirli düzeyde yardımı, eski Türk-Ermeni sürtüşmeleri, Bakü'de Moskova karşıtı atmosferin desteklenmesi, Bakü-Ceyhan petrol boru hattı inşasıyla ilintili tüm konular, Atlantikçi ve Avrasya karşıtı stratejinin parametrelerine açıkça uygun düşmektedir. Bu durumda Rusya, iran'la ilişkilerin pekiştirilmesinden, Ermenileri öncelikli olarak desteklemeye, Kıbrıs konusunda Rumlar lehine lobicilikten, Kürt isyancılar ve islamcı gelenekselciler ile samimi ilişkilere varıncaya kadar geleneksel bir karşı hareketler sistemine otomatik olarak itilmektedir. Fakat tüm bunlar taktik düzeyde olan şeylerdir. Yeni Avrasyacı proje, tamamen farklı bir şeyi öngörmektedir. (Aleksandr Dugin 17 Ocak 2003Not: Rus Jeopolitiği adlı kitabın önsözüdür.)

KAYNAKLAR: AKSİYON,CİHAN

Buhara Emirliği 

(Özbekçe: Buxoro Amirligi, Tacikçe: Аморати Бухоро; 1785 - 1920), Aştarhan hanedanı'nın son hanı olan Ebül Gazi zamanında, Muhammed Rahim Han yönetimindeki Moğol kökenli ancak Cengiz Han soyundan olmayan Mangitler 1747'de Buhara'yı işgal ederek 1753'de Emirliğini ilan etmişti. Dönemin Orta Asya'nın töresine göre Cengiz Han soyundan gelmeyen Han olamadığı için 1756'de "Amīr al-Mu'minīn" unvanını kullanmıştı. Ve 1785 yılında Aştarhan hanedanının Buhara Hanlığını yok etmişti.

Mangıtlar zamanında hanlığın sınırları daralmaya başladı ve 19. yüzyılın sonlarına doğru son merkez olan Buhara'nın da Rus işgaline uğramasıyla Buhara Hanlığı Rus boyunduruluğuna girdi ve 1920 yılındaki Sovyet işgaline kadar yarı bağımsız kaldı. Hanlık toprakları 1860'a kadar bugünkü Türkmenistan'ı, Özbekistan'ın batısını ve Kazakistan'ın güneybatısını kapsıyordu.

Hive Hanlığı ve Kokand Hanlığı ile birlikte Özbek üç hanlığı olarak anılmıştır.

Resimler [değiştir]

Kazak hanlığını yıkan Ruslar'ın daha güneye ilerlemesinden önce hanlıkların durumu
Kazak hanlığını yıkan Ruslar'ın daha güneye ilerlemesinden önce hanlıkların durumu





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: reza( reza.zandnhagmail.com ), 07.08.2012, 11:32 (UTC):
marhaba.Iran.azeri.turk.daha.var.dostom.



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın: