< center>
   
 
  DENEME YAZILARI
 

 
 
Naci YENGİN
Yazar Hakkında...
Yazara Ait Diğer Köşe Yazıları
 
 

Ağıt Yakmayacağım!

 

Naci YENGİN

 

Neler neler diyorum yâre, açıldı efgânım...
Neler neler diyorum, hepsi... Hepsi yalan…                                        

        Yeni Şafak Gazetesi Dış politika yazarı Sayın İbrahim Karagül’ün28.02,2008 tarihli yazısından aldığım yukarıdaki satırları Filistinde yaşanan Gazze savaşlarında bulunmuş şehit Hüseyin Çavuş’un not defterinden…

            90 yıl öncesine ait yukarıda satırlar sanki bugün yazılmış gibi. Öyle ki bu gün biraz daha iyi anlıyoruz ki Filistin gibi Osmanlının ana vatan ve bizlerin gurbet vatan olarak baktığı topraklar kan gölüne dönmüş.

Musul, Kerkük, Karabağ,  Batum, Kırım… Daha nice öz vatan topraklarım aynı çaresizlik içerisinde değil mi?

Bir yanda bizler sizler öte yanda ellerimiz uzanamamak, kavuşamamaktan mustarip iki göz iki çeşme bekleşen öksüz ve yetim vatan canları.

Can toprakları. 

Hırçın çocuklar gibi ve hasret kokan duygularla çaresiz birer zavallı edasıyla çırpınan kalplerimize söz geçiremez ve Kerkük, Musul, Kırım, Ata Yurtlarının geçtiği her nağme, her şiir ve her gönülde ağlaşır ve bir daha bileniriz.

Bir daha tazelenir ve bir daha gönülleri kavi sert bakışlarımızla alınlarımız çatık, köklerin nefesini geleceğe götürebilmek için biz oluruz…

Her dem olunası biz oluruz bizizdir hep aynı bedenin parçaları.

Bizizdir etrafa savrulmuş ve birbirimize unutturulmuş gönüllerin er kişileri.

 Bizizdir biz oluncaya kadar bizi bize bırakmayanlara ram olmuş yaşamların kör kuyularında debelenecek olan!

 
Seninle ben iki hırçın güverciniz ki bu gün
ötüp konuştuğumuz anların sa'adetine,
bugünkü ayrılığın hep sebeb-i felâketine
felek müsâ'ade etti hased ve gıpta içün.
Gülüp görüştüğümüz bî-vefâ çiçeklikler
sükûn-ı rahmet ile her gün bu nağme-i izhara
ses veren gözlerdir; hüzn ü elemle neler neler söyler...
 
 

 Yayın Tarihi 09.03.2008 / 23 Defa Okunmuştur
 

  
    Yazdır

Okuyucu Yorumları
13.03.2008 - Gönderen : canan yıldırım
bir evladın acısıdır bu topraklar...hatırlarmısınız bir fotograf karesini bir evldın gözü önünde babası vuruluo halbuki çocuk mühtemelen babasının öldüğünün farkında bile değildi.İsrail'in gözü dönmüş askerleri hiç baba olmamışmıydı ki..İsrail aslında zamanla kendi çığlığı arasında sağır olacak duygusuz bush askerleri değilmiydi ki bunlar...


Kuşluk Vakti

Gece ve gündüz…
Birisi kederin diğeri neşenin adıdır.

Üzerlerine yeminler edilmiş iki vakit.
Birisi siyah birisi beyaz.
Güneşin parlayıp yükselmeye durduğu,
geceninse tasını tarağını toplayıp sırra
kadem bastığı ince bir çizginin
başlangıç noktası.
Karanlıktan aydınlığa geçişin vaktidir kuşluk vakti.
Gün ışığı, gün ışımasıdır.
Gecenin örtüsüdür
beyaz bir patiska gibi.
Kuşluk vakti, gündüzün gençlik vaktidir.
Gün boyu devam eden karanlıktan aydınlığa,
aydınlıktan karanlığa geçişlerin aydınlık vakitleridir.
Gece ne kadar geceyse gündüz o kadar gündüzdür
kuşluk vakitlerinde.Acının sevince, elemin
neşeye dönüştüğü bir sırlı kapı.
Kuşluk vakti, herkese açılan bir sır kapısıdır.
İyi ve güzel günler için bir cemrenin düşüşü, açmaya
koşan bir gülün açışı, bir yağmurun yağışıdır.
Bir kırkikindidir kuşluk vakti.
İlahi konuşma vakitlerine yürüyüşün,
soylu bir yürüyüşün toplanma
vaktidir kuşluk vakti.
Musa peygamberin, sihirbazların sihrini bozduğu sihirbazlara
galip geldiği bir kutsanmış vaktin adıdır.
Leyla'nın Mecnun'a, Ferhat'ın Şirin'e yürüdüğü yol.
Yürünen bir su yolu, delinen bir dağdır.
Kuşluk vakti bir aşkın,
bir aşk yolunun adıdır.
Kuşluk vakitlerinde paylaşılan bir sır olmak dileğiyle...
Aşkla ve sevgiyle kalın.

Salih GÜZEL

                                             

Toprağın dudakları

Naci YENGİN

tarihistan_net@hotmail.com

www.tarihistan.net

Karanlık duyguların

Sağanağında ıslanmak

Temmuz sıcağının ilk günlerinde

Sırılsıklam üşümek

Sahilsiz geçen günlerin ardından

Martıların peşinde

Rüzgâra savurduğumuz simitleri toplayamamak…

Deniz donmuş

Deniz karanlık kokuyor

Ne bir can simidi

Ne bir sandal sahilde

Ne de ıssız bir ada

Bu orta yerde

Kollarımı ve göğsümü açmış halimle

Temmuz sıcağına inat

Düşüncelerimi ve kendimi buduyorum

Önce fazlalıklarım

Onlardan kurtulmalıyım ilkin

Kırk bu kadar yıldır beni bana bırakmayan fazlalıklarım

Gövdeme kavuşamadığım

İki yana açılmış kollarım…

Sol yanım düşüyor toprağa

Saçlarım sonra yavaş yavaş

Güneşin annacında gövdemden ayrılıp

Toprağa dönük gözleri

Uzuvlarımın benden ayrılan her parçasından

Sadistçe bir haz duyuyorum

Yüreğim kanıyor ama ben devam ediyorum

Yaramı saracak acımı dindirecek nefesim yok

Diz kapaklarımın üzerinde

Yılların biriktirdiği

Bana ait olmayan yanlarımla hesaplaşmaya devam ediyorum

Gövdeme sarılı sol kolum iniyor toprağa

Yeni biçilmiş buğday tarlaları arasında

Hocalı Höyüğünde, Kerkük’te, Türkistan’da

Toprağın kokusunun bu denli huzur verici olduğunu

İlk kez duyumsuyorum

Gövdem sere serpe toprağı öpüyor

Ve ben

Sığındığı son sinenin

“Sadık yârim” olduğunu çok geç anlıyorum

 

  

 

 

 

 

      HALİDE EDİP:   II

 

 

      Halide Edip’i ortaokul birinci sınıfta tanıdım.

      Sonraları daha bir netleşen Halide Edip Adıvar  ismi her zaman tazeliğini,önemini korudu hayatımda.

      Milli Mücadele döneminde Atatürk’le birlikte verdiği mücadele mi?

      Yıllarca oluşumuna çalıştığı modern Cumhuriyet kurumlarına rağmen  devrim sonrası, ülkeden ayrılması mı?

      Romanlarında rastladığım gelenekle modernliğin çatışmasında kendimi bulmam mı?

      Yıllarca  bende oluşturduğu izlerin nedenlerini aradım desem yeridir. Hala da ararım.

      Üsküdar Amerikan Kız Koleji gibi dönemin ekabir takımının,azınlıkların gittiği  Türk kızlarının ender görüldüğü özel bir okul olması açısından önemli bir açılımdır Halide Edip ve Osmanlı geleneksel anlayışının değişmesinde bu okul. Beşiktaş (Ihlamur) ve Üsküdar’da geçen çocukluğu,öğrenimi ve evliliği ile ilgili hatırat türünden kendi çalışmasından başka (Mor Salkımlı Ev) ayrıntılı bir çalışma yok Halide Edip hakkında.

      Son yıllarda önemli çalışmalara imza atan Frances Kazan’ın Halide Edip’i anlatan  “Halide”*  romanı okuyucuyla buluştu.

      Halide Edip gibi  yazar,siyasetçi,sosyal bilimci,akademisyen  bir kişiliğin ortaya çıkmasında etkili olan faktörleri incelemek hem Osmanlının Çöküş Dönemi’ni hem de önemli bir tarihi süreci incelemek demektir.

      Sömürgeci Avrupa devletlerinin çıkar alanı olarak gördüğü Osmanlı, Sanayi Devrimi’nden sonra  ulusalcı-yayılmacı politikaların etkisi ile ekonomik, teknolojik,siyasi ve sosyo-kültürel alanlarda hızlı bir çöküşün içine sürüklendi.

      Osmanlı çöküşünün göstergeleri her ne kadar Sanayi Devriminin sonlarında aransa da Yükselme Dönemi’nin sonlarında ortaya çıkan sorunların da bunda etkili olduğu bir gerçektir. Coğrafi Keşifler ve dünyadaki pazar payının azalmasıyla yeni alternatif çözümler üretemeyen Osmanlı statik tarım toplumu yapısını değiştirememiş ve Duraklama Dönemi’ne girmiştir.

      XIX.Yüzyılda çok uluslu yapısıyla birçok ülkenin ilgisini çeken Osmanlı pazar alanları ülkenin parçalanmasında en önemli unsurlar arasında gösterilebilir.

      “Denge Politikası”ile ayakta durmaya çalışan devlet kendisine karşı oluşan çıkar bloklarına karşı Almanya gibi yine çıkar amaçlı ancak Avrupa’ya karşı devletlerle işbirliğine girme gereğini duydu. Ancak bir yandan da yeni gelişmelerin ülkeye getirilmesinin zorunluluğunu anlayarak başlatılan batılılaşma çabalarına hız verdi.

      Avrupalı devletler Osmanlı ekonomik ve siyasi yapısındaki dengeleri lehlerine çevirebilmek amacıyla daha çok azınlık unsurunu kullanmış ve bu merkezde ekonomik çıkarlarını ulusçuluğun güçlendirilmesi yönünde kullanmışlardır. Her ne kadar ulusçu ayaklanmalar gibi görünse de Osmanlı azınlık ayaklanmalarında ekonomik  faktörler daha fazla belirleyici olmuştur. Bu belirleyicilik hakim unsur olan Türkler üzerinde etkisini en son gösteren düşüncedir.

      Avrupa’nın ekonomik ve siyasi politik değişimlerini Sırp,Yunan isyanlarında acı bir şekilde gören Osmanlı, Yunan Devleti’nin kurdurulmasının önüne geçememiştir

      Tarım toplumundan sanayi ve ticari  toplum anlayışına geçemeyen ve bu değerlere sahip olamayan devletlerin toprak bütünlüklerinin sözde korunması;ancak hammadde ihtiyacının karşılanmasında mümkün olabilmektedir. Bu tür devletlerin kullanılmasını hedefleyen sanayi devletlerinin Osmanlıyı parçalayarak küçük ve kendi himayelerinde devletlerin kurulmasına çalışmaları Osmanlı aydınlarına Avrupacı bir kimlik kazandırmış görünmektedir.Psikolojik ve tepkisel de olsa başlayan bu çabalar zamanla meşrulaşmış kurtarıcı formül olarak devlet ve topluma kabul ettirilmiştir.

      XVIII. Yüzyılda askeri ve teknolojik alanlarda başlayan yeniden yapılanma ve kalkınma modeli(Lale Devri) aynı zamanda  kültürel değişimin de zorunluluk haline gelmesine yol açmıştır. Kültürel değişime karşı geleneği,mevcut yapıyı muhafazayı temsil eden çevrelerin girişimleri ile patlak veren Patrona Halil İsyanı mevcut batılılaşmaya karşı ise de bunun önünü alamamış batıcılık III. Selimle daha bir kararlılıkla uygulama alanı bulmuştur. Bunu takip eden II.Mahmut Dönemi köklü batılılaşma,kültürel değişimin hat safhaya ulaştığı bir dönem olarak da ayrı bir yere sahiptir.

      Tanzimat’la başlayan hukuksal değişim bir toplum-Osmanlı milleti –yaratma girişimleri Osmanlıcılık fikrinin doğmasına ortam hazırlamıştır. Ancak hukuksal reformlar daha çok azınlıklar üzerinde etkili oluş,eşit vatandaşlık, ekonomik, kültürel ve siyasal özgürlüklerle bir kat daha ayrışmalarını Avrupalıların da desteğiyle arttırmışlardır.

      Batıcı yaşam modeli seçkin Osmanlılar üzerinde hayat tarzı haline gelmiştir.

      Teknolojik ve ekonomik beklentilerine ulaşamayan Osmanlı Devlet ve bürokrasisi kültürel ve yaşamsal değişimle edilgenlik psikolojisini üzerinden atabileceğini düşünmüş olmalıdır.Bu amaçla yeni insan tipi yaratmak amacıyla batılı eğitim modelini benimsemiştir.

      Tanzimat’la I. Meşrutiyet arasında geçen dönemde Osmanlı bürokrasisi ve aydın kesimi ulema-geleneksel değerlere karşı duruşunu kuvvetlendirmiştir. Geleneksel değerler,yaşam tarzı yerini seculer değerlere bırakmaya başlamıştır.Geleneğin savunucuları ise bilimsel dini anlayışın yerine inatla efsaneler, hurafeler, geleneksel yargılara sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Halk seculer aydınlarla-medrese arasında sıkışmış görünmektedir.

      Makalemize konu olan Halide Edip’in de yaşamı,okulu,düşünceleri bu merkez çevre gerginliği içerisinde şekillenmiştir. Beşiktaş’ta Saray bürokrasisi içerisinde mevcut siyasi yapıyı koruyan bir babanın çocuğu olarak ilk geçlik yıllarını geçirmiştir.

      Yazarların,politikaların,devrimcilerin;topluma yön ve şekil veren,model oluşturan kişiliklerin araştırmasını yapanların ele aldığı şahsiyetleri yaşadığı dönemlerle birlikte incelemeleri zorunluluk olmalıdır. Kişiliğin oluşmasında yaşanan sosyo-kültüel çevre,siyasal ortam ve ekonomik yapının belirleyici özelliği  tartışma götürmez bir gerçektir.

      Halide,küçük yaşta yitirdiği annesinin yokluğunu ikinci evlilik yapan ve annesi olan teyzesiyle atlatmaya çalışmış,fakat modern batıcı düşüncelerini de bundan sonra güçlendirmiştir.

      II.Abdülhamit Dönemi’ne rastlayan çocukluğu ve gençlik yılları her türlü fikri-ideolojik mücadelelerle şekillenmiştir. Meşrutiyet, 31mart Olayı, demokrasi arayışları,İttihatçıların çalışmaları Onda Meşrutiyet düşüncesini Osmanlıyı kurtaracak düşünce olarak görme eğilimini artırmıştır. Buna karşılık Üsküdar’a taşınmaları  yepyeni bir ortam ve kültürel kimliğin oluşumunda etkili olacaktır. Beşiktaştaki ortam ve aldığı dini eğitime karşın,Üsküdar’da Amerikan Kız Kolejindeki şartlar birbirinden çok farklıdır.

      Yazar F.Kazan,Halide Edip’e endekslediği romanında nedense Amerikan Kız Koleji  hakkında bilgi vermekten kaçınmış. Halbuki Halide Edip’i geleceğe hazırlayan önemli bir duraktır bu okul. Roman ölçeğinde bizce eksik görülen bu durum sanırız özellikle es geçilmiş olmalıdır. Çünkü Okulun  çalışmalarını daha önceki eserinde uzun uzadıya anlatmıştır.**

      Yapılan araştırmalar ortaya koymuştur ki,Amerikan Kız Koleji Osmanlı  kadınının sosyo-kültürel yapısını  modernize etmek;misyoner çalışmalarına meşruluk kazandırmak amacıyla açılmıştır.Aynen Tarsus,Gaziantep...gibi. Kiliseye bağlı olarak açılan bu tür okullar ABD müfredatına uygun eğitim vermekteydiler. Geleneksel Osmanlı İslam kültürüne karşı laik kültürü ön plana çıkaran okullar yeni yaşam tarzıyla günümüz popüler kültürünün ilk öncüleri olarak çalışmışlardır.

      Amerikan Koleji’nde çatışma halinde gelenekle batıcılık arasında kalan Halide yine okul müdiresinin planlı çalışmasıyla batıcı kültürü benimseyecektir. Bunu yaparken anneannesiyle de çatışmaktan kurtulamayacaktır.

      Yazarlık hayatına lise yıllarında adım atan Halide Edip’in çalışmalarına damgasını vuran gelenekle çağdaşlığın yarattığı ikilem olacaktır. Tercihini çağdaş,laik değerlerden yana kullanan Halide’nin tavrını belirleyen aldığı eğitim ve kültürel çevre olmalıdır.

      Cumhuriyet sonrasi bir küskünlükle yurt dışında yaşayan Halide Edip sürekli Türk kadınının prototipi olarak ön plana çıkarılmıştır.

      F.Kazanın Halide romanı okuyucuya mevcut siyasi sistemin Halide Edip’e yüklediği misyondan fazlasını vermeyecektir.Halbuki romanın geçtiği dönem Osmanlının “En Uzun Yüzyılı”dır. Kısa paragraflarla geçiştirilen siyasal faktörler ve özellikle Osmanlı -ABD ilişkileri üzerinde hiç durulmamıştır. Üstelik Halide Edip’in hayatının büyük bir bölümünün daha sonra ABD’de geçmesine rağmen bu yapılmamıştır.

      Okuyucunun Halide Edip’in ilk gençlik yıllarındaki ortamını yakından tanıması açısından önemli bir çalışma “Halide”romanı.

 Dipnotlar:

*Frances Kazan,Halide,Sistem Yayınları.İstanbul.2001.415 s. 

**F.Kazan,Halide Edip Ve Amerika.Bağlam Yayınları.İst.1995

 

 

 

 

 



Gittin

 

                Sonbaharın kör karanlığında, soğuk yatağımda sensizliğin boşluğunu yaşıyorum.

            Gidişinle arkada bıraktığın yalnız iki göz ve iki el değildi.Sana uzanan ellerim,bakan gözlerimin ardında hayal dahi edemeyeceğim karlı dağlar,çoşkun akan ırmaklar ve kabaran dalgalar bırakmıştın sahillerimde. 

            Oysa sen biliyordun, sensizliği yaşarken içine düştüğüm durumu.Yerini hiçbir mevsimin, hiçbir ilkbahar çiçeğinin dolduramayacağını biliyordun.

            Yağmurların kaldırımları dövdüğü sonu görünmeyen sokaklarda kaybolduğunda  içime düşürdüğün korun alevleneceğini,beni benden alıp yangın yerine çevireceğini kalbimi;biliyordun...

            Ayak seslerinin,gölgenin ve kokunun uzaklaşmasına,beni terketmesine kadar ayırmadım  gözlerimi senden.Vücuduna sardığın kolların,bükülmüş ince kıvrımlı boynun ve gözlerin yerlerde...Belkide gözyaşlarını yağmura katarak şemsiyesiz,ıslak vücudunun altında  titreyen diri teninle kavga eden kalbinin sesine aldırmadan  gidiyorsun.

            Dört duvar arasında soğuk ve ürperen vücuduma sarılarak tekrar tekrar geliş ve gidişinin anlamını çözmeye çalışıyorm.

            Bundan böyle rüyalarda;çöllerde seraplara sığınacak ve gözlerinden yağmur damlalarına karışan yaşların anlamını soracağım.

            Biliyorum.Yine kaçamak cevaplarla geçiştirmeye,konuyu değiştirmeye çalışacaksın ama,artık  kararlıyım.Soğuğa sarılan vücudum ve benliğimin verdiği ortak karar bu. Dönmem imkansız.

            Hatta bir ara arayıp eve davet etmek ve kararımı açmayı dahi düşündüm.Sana olan hastalığımı anlatmak...Düşüncelerimin,sana olan bağımın, saplantıya dönüşmeye başlaması korkutuyor beni. Sonra diyorum.Ya gelmezse!Ya telefonu yüzüme kapatır ve üstelik yanlış anlarsa!İşte o zaman kahrolurum.Bu kenar kenti,güneyin metropolü dar gelir.Sığmaz olur düşüncelerim dar ve kimsesiz sokaklarına şehrin.

            Daha önce de böyle bir şey denemiştim aslında!Binbir türlü bahanelerle binlerce kilometre ötelerden davet etmiş ve getirmiştim seni.Ancak günler sonra kapıma geldiğinde karşılaştığım durum şok etmişti,bütün ümitlerimi alıp çöllere savurmuştu.Bir kez daha küfürler savurmuş ve feleğe düşman kesilmiştim yeniden.Zil çaldığında heyecandan fırlayacak gibi olan kalbimi bastırmaya çalışırken yalnız benim için geldiğini düşünerek kendime yeni yerler ayırtmıştım hayatımda...Ancak yalnız değildin!Yanında taşıdığın siyah şemsiyeli karanlık gölgelerin gözleri güzel de olsa hayallerim suya düşmüş, seninle geçireceğim saatler  zehirden daha acı gelmişti ...İşte o zaman kahrolmuş ve sana kendimi anlatamamanın,dokunamamanın,kana kana susuzluğumu giderememenin,ay yüzünü doya doya seyredememenin burukluğu içerisinde geldiğiniz gibi merdivenleri inerken peşinize takılan gözlerim karalıklarda kaybolan silüetinizle oynuyordu...

Gelip yanıma oturmayacaksan,konuşmalarımız aynı satır aralarındaki düğmeleri çözmeyecekse,aynı kelimelerde birleşmeyecekse ne anlamı kalır senli ve senziliğin bu alemde.Çağırmak ve yüzüstü kalmaktansa ,uzaktan gönül vermek en onulmaz yaralar açsada kalplerin derinliklerinde bari hayal kuşlarımla seni yaşarım diyorum...Yeter ki biraz ümit ver.Böyle tek taraflı gönlümün kabarması bitiriyor beni.Üstelik sen de biliyorsun bunu.

Gökyüzünü süsleyen bulutlar,en ücra köşelerine;çıkmaz sokaklarına kadar teslim almış şehri.Sis bulutları içerisinde yönünü bulamayan iki genç parkların kavak yellerine bırakmış akıllarını.

Aklım ve kulağım kapıda.

Gelse ve bulutlarının arasına alsa diye bekliyorum; bulut gözlü, gök bakışlı sevgilinin beni...

 

 


Tanpınar’dan Şehzade Şehir İlhamları!

      
     
       Ayşenur ZEHRA

 

 

 

            Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okuyunca insanın şehre dair bir şey yazma cesareti kırılıyor.

            Niçin kırılmasın ki. Söz üstadı satırları inci tanesi misali boğazınıza döşeyip hazır sunuyor. Size düşen sadece onları nereye yerleştireceğinize karar vermek. Herkesin gönül zenginliğine kalan satırların kutsi birer mimari esermişçesine döşenmiş bin yıllık kutsal metinlerin etkisi karşısında ister istemez satırlarla olan mesafeyi biraz daha yakınlaştırmak ve onlarla ulvi bir yakınlık kurmak gerekiyor. Üstat öyle yaptığı için cesaretimiz kırılıyor ya.

            Aynı duyguları Cemil Meriç’te de yaşamıştım. Deneme yazılarımın onun gölgesinde ve belki himmetiyle yazıldığını düşündüğüm çok olmuştur zahir.

            Şimdi de Manisa üzerine yazacağım denemelerin her ne kadar Manisa hakkında yazmasa da Tanpınar’ın “Beş Şehir”inin gölgesinde kalması gibi bir durum söz konusu.

 Şehzade Şehrine dair birkaç bir şeyler bulmak ve beklide şehre karşı minnettarlığımızı sunabilmek gayretindeyiz.

Onu yalnız bırakmadığımızı ispatlamak adına, Şehzadeliğine dair yıllarca ihmal etmişliğimizin yanında tarihin külleri arasından bulup çıkarabileceğimizi umduğumuz haşmetli mazi ile azametli gelecek ümitlerimizi birleştirip size, geleceğe bir tanık edasıyla sunmaya çalışmaktan ibaret olacak işimiz.

 Şehrin güzelliğini, saltanatını ruhumuzda kurmasına izin verebilirsek işte o zaman şehzade olmaya yakışacaktır şehirlerin tacı Fatih’in lalesi, sümbülü. Şiirlerinin şehzade kokan ilk gençlik yıllarına tanık olmuş bu Saruhan Sancağı Şehzade şehir.

            Yaz kokusunu dört koldan yürüttüğü temmuz akşamlarında viran olamayacak bu yerler. Evliya Çelebinin yoldaşı olmak ve Dumanlı Dağ’a çıkıp göğe yükselen kuleleri teker teker saymak,  hanlarında çarşılarında dolaşmak, gürül gürül akan Gedizinde balıklarla oynaşmak…6660 bahçeli bağlı ev ve 60 mahallesi olan Saruhan İlinin Saray-ı Amiresinde Genç Şehzadenin adımlarıyla birlikte yürümeyi istemek!

            İnşa etmeyip adete taşlara ruh ve can vererek bir ibadet aşkıyla; verdikleri ruhla bu güne ve geleceğe yön vermeye devam eden ecdadın mimarisi önünde mana âlemine dalıp ibadetlerin en huşu kıvamını yaşamak!

Ölümü güzelleştirmenin ötesinde ölmeden önce ölüp ölümün sırrını yakalamış olmak üç kıta yedi deniz 23  milyon kilometre kare toprak ve yetmiş iki millete nizam vermek, cihana hakim olmak…  Osmanlı gibi. Şehzade Diyarı Şehir gibi…

Ancak ölümü öldürmekten geçiyormuş meğerse…

 

 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın: