< center>
   
 
  ŞEHZADE ŞEHİR
 



Manisa'nın Tarihi Kalıntıları

Ulu Cmiinin Ulu Çınarları

 
Ebemkuşağı Manisaya da uğradı

Şehzade Şehir
 


Şehzade düşünceler
                                               
                    Naci YENGİN
tarihistan.net@hotmail.com

 


İlk gençlik yıllarımın

Heveslerimin

Kör döğüşlerimin

Kara talihlilerimin

Ak tülbentlilerimin

Sarı, siyah ve kahverengi saçlılarımın dalgalı seyahatlere çıktığı yıllarda seninle geçen onca yılın ardından yine dönüp sana sesleniyorum “Ey Şehzadeler Başkenti!”

Kaldırımlarına gül, lale ve fesleğen ektiğim Ulu Parkın, Fatih Sultan Parkı ve Dumanlı Dağın eteklerinde genç eyleşmelerimi yaşadığım şehir.

Al al yanaklarına düşen taze gülücüklerinin peşinden Hıdrellez bayramlarında Gediz Ovasından Ağlayan Kayaya kadar yarışa durduğumuz Dervişler tekkesi olarak bilinen Mevlevihaneye… dudaklarımızda bildik ıslıklarımı  nereye, hangi gönüle basacağını bilmediğmiz günlerdeydik.

Sultan Parkının haşmetli yapısına yaslanan camiinin şadırvanında yıkandığımız buz kesmiş suların sağanağı altında Merkez Efendi ile konuşur Hafsa Sultan’ın yanında yeni aşklara yelken açardık.

Gözlerimizde çipiller, koltuk altımızda T cetvelleri Yaşarla birlikte yarışa tutuşur şehri bir uçtan bir uca karışlardık kaldırımların yalnızlığına inat. Kahvaltı niyetine fırından aldığımız simitlere karışan sıcak çayın zevkli dakikaları ve elli kuruşun peşine takılan boş ceplerin sızılarıyla o gün şehir bize teslim olurdu.

Bir kahraman edasıyla şehrin kızları bize bakıyor gibi gelirdi her genç yürek gördüğümüzde.

Kalbimize düşen korların kanatlanıp bizi bizden aldığı yıllardı.

Amaçsızca şehri dolaştığımız mevsimlerde adresi bilinmeyen limanlara uğrar ve pusulasını denize düşürmüş gemiler gibi kala kalırdık şehrin kenar semtlerinde bazen. Ceplerimiz boş, hülyalarımız arzu dolu bir umudun peşinden koştuğumuz yıllardı.

Hocalarımızı gördüğümüzde berduş edalarımızla süklüm püklüm olur başlarımız önde, ellerimiz yana düşmüş kendimiz dahi tutmaktan aciz biçarelerdik zaman zaman. Saygı ve hürmet makamında nasihatler dinler yalnız kaldığımız ilk saniyede yine aynı delişmen şehzadeliler olurduk biteviye.

Şehzade II. Mehmet’in Sultan Yaylasında avlandığı mekânlarda soluklanmak ve Evliya Çelebinin “Dumanlı Dağ” ismiyle hitap ettiği şehir, şimdilerde bir özentidir giden Spil Dağının eteklerinde Mesir Bayramı şenliklerini izlemekle geçerdi bahar aylarımız.

Sultan Camii ve külliyesinden atılan mesirin peşinden bir o yana bir bu yana dalgalanan insan seline karışıp giderdik gidilecek yerlere. Bir o kadar da keyfini çıkarmak aşkıyla yanardık bu curcunanın, çocukluk şehrim ata memleketimde.

Arif Nihat Asya’nın diliyle söylemek gerekirse:

Bahtın bahtım, yazın yazımdır, Manisa!

Neş’en neş’m, sızın sızımdır, Manisa

Hacet dedeler, Süd dedeler, oldu dedem,

Artık, yedi Kızların kızımdır, Manisa…

Diyerek dilimizde yedi veren ıslıklar cebimizde çiğdemlerimiz satırların kalbine dokunup telefonların tellerinden uçurtmalar uçurduğumuz Çaybaşı Deresinden Laleliye, Horozköy, Alaybey ve Karaköy’e… bilmem kaçıncı yürek sızıları arasında soluklandığımız ulu çınarın şehzadelerini gölgeleyen dalları arasında bir haziran sabahı kuşların sevdalı bakışlarında…

Saruhan Beyin bin üç yüzlerde gönderdiği nefesleri derlediğimiz şehir.

O Saruhan Oğlu ki, Regaip gecesine denk gelen feth-i mübini mayıs ayı boyunca devam eden kuşatmadan sonra gerçekleşmişti.

Rivayet odur ki Manisa Kalesinin alınması sırasında keçilerin boynuzuna takılan meşaleleri gören Bizans ordusu bozgunu kabullenmişti.

O gün bu gündür Regaip Kandilinde Şehzade şehrinde kandiller yakılır ve insanlar biri birine kandil şekeri hediye eder. Kurtuluşun, Manisa’nın İslam oluşunun, Türk vatanı Oğuz otağı oluşunun hatırasını yaşatırlar…

Zağanos Paşanın dizinin dibinde Fatih parkı olarak bu güne ulaşan bölgedeki Saray-ı Amire’de yetişen Şehzade Mehmet “Kızıl elmaya erişinceye kadar bize uyku gerekmez paşam.” Nidasıyla Yayla Suyunun saraya kadar gelen soğuk yudumlarıyla talimlerine devam ediyor gibi gelir şimdilerde aynı mekânı paylaşanlara.

Şimdilerde yeni bir ruh ikliminin arifesinde soluklanan şehzadeler diyarı, sokak sokak, damla damla eskimeyen yeni iklimlerini geleceğe taşımaya hazırlanır gibidir.

Şehzadeliğine tanık abide eserlerin gölgesinde oynayan çocukların ruhunda şehzade ikliminden rüzgarlar esmeye devam etmektedir.

 




  Ulu Camii’nin Uluları
                       M Naci Yengin

 

 

            Kutlu insan, insanlığın ışığının doğum gününü kutlamak için çıktığım şehrin en mutena ve en yüksek noktasından şehre bakmanın doyumsuz maneviyatı içerisinde içimde biriktirdiğim sessiz çığlıkları paylaşabilecek birilerini ararken Ulu Camii karşımda beliriverdi. Dertleştik uzun süre. Ben anlattım o dinledi. O anlattı ben dinledim. Meğerse ne kadar bilgisizmişim! Meğerse ne kadar yalnızmış Ulu Mabet. Ve meğerse ne kadar bizsiz kalmış koca çınarın gölgesi.

Yıllar var ki bu kadar dertleştiği insan yokmuş Ulular ulusunun.

Yıllara meydan okuyarak getirdiği yalnızlığını atabilmek için bir çırpıda bütün tarihi, bütün dünyayı ve bütün birikimini anlatmak ister  ruh hali içerisinde yaklaşımı, konuya girişi, tavırları ve bakışlarının altındaki anlamı gözden kaçırmak istemeden anlatmaya koyuldu.

“Mescitleri insanlara ibadethane kılan Allah’a hamd ederim. Varlıkların en faziletlisi ve

mahlukların en hayırlısı olan onun Resulü Muhammed’e selat ve selam olsun. Bu güzel mabedi ve camii şerifi imar etmeye kalkan (İshak Çelebi)  bu mescidin tamamlanmasında uğraş veren büyük Sultan, milletlerin yükünü yüklenen ikinci İskender’dir. O kötülüklerin yok edici kafirlerin kahredicisi Allah yolunda muzaffer bir kişisidir. Kulların günahlarını affeden Allah’ın inayetiyle desteklenen Saruhan Bey’in  Oğlu İshak Çelebi... (Allah onun mülkünü daim kılsın-768-1366) diyerek başladık kazmaya.

-Muradımız Dumanlı Dağa yaraşır bir ibadethane yapmak idi.

Mimar Emet  b. Osman’ın planlarını çizdiği camimiz Anadolu Türk Beylikleri Döneminin ilk eserlerinden olması yönüyle önemli ve Anadolu’nun uç şehirlerinden Manisa’nın Türkleşmesine hizmet edecek külliye  idi.

            -Külliye içerisinde Fethiye Medresesi, İshak Çelebi Türbesi ve Çukur Hamamı bulunur.

            -Manisa’mız deprem bölgesinde kurulmuş bir şehirdir. Bunu bilen Saruhanoğlu şehri dağa doğru yaslayarak Gediz Ovasını otlak olarak kullanmış olsa gerektir. Bir yandan da geçim sağlayacak buğday, arpa, yulaf, çavdar, susam, üzüm bağları, zeytin ağaçlarıyla cennete çevirdiği Gediz Ovasından yılda birkaç ürün kaldırılır ve şehirde yaşayan  Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler sıkıntı çekmeden geçimlerini sürdürürlerdi.

            Mimar Osman Ağa inşaatın sağlam ve kalıcı olmasına önem vermiş ve belki de bilerek süslemeden kaçınmıştır.  Kaba yontu taş ve tuğla kullanmayı tercih etmiştir.”

            Ulular ulusunun mekanını anlatmak mümkün değildi elbette. Ama dili döndüğünce anlatmak ve yıllarca biriktirdiği yalnızlığını paylaşmak için heyecanlı cümlelerin arasına sıkıştırdığı nefeslerin arkasından bir yandan da Şehzade Şehrinin akşamın alacasında ışıkların altındaki siluetine bakmadan edemiyordu.

            Sultan Çayından çektiği son bir yudumla nefesini toparlıyor ve kaldığı yerden devam ediyordu.

            “Ana payanda aynı mimari düzenin devamı görünümündeki  kapalı bir avlu ve avlunun ortasına yerleştirilmiş şadırvandan oluşur. Şadırvanın suyu Dumanlı Dağdan gelen şifalı su olarak yüzyıllardır insanlara şifa dağıtan bir şadırvan olarak düşünülmüştür.

            Avluya girişiniz sizi karşılayan, şehrin en uç noktasından sizi çağıran  istiridye motifli sade bir taç kapı ve taç kapının tam ortasına bir satırlık kitabe kondurulmuş ve Ululuğun binlerce yıllık devam etmesi  için, sırtına dayadığı devasa al yanaklı Al Bayrağın her daim dalgalanması için  ulu bir kapı konmuştur.

            Kitabede İlyas Oğlu İshak Çelebi adına hicri 768-1366 miladi tarihi  taşa nakşedilmiştir.

            Günümüzde kullanılmasa da avlunun sağ bölümünde sokağa açılan ikinci bir kapı da mevcuttur

            İç avluda devşirme sütun başlıkların oluşturduğu revaklar kuzeyde tek sıra, doğu ve batıda ise çift sıradır. Kapalı bölüme girilen kuzey yönünde ise revak yoktur. Revakların üstü basık tonozlarla örtülmüştür. Avlunun ortasındaki açık bölümde mermer bir havuz yer alır.

            Camiinin kuzey- batısına dış çıkıntı olarak inşa edilen minarenin kürsü kısmında merdiven yoktur.  Minareye çıkış avludaki taş merdivenle sağlanmaktadır. Minare gövdesi yeşil, mavi ve sırlı tuğlalarla örülmüştür. Avlunun batı bölümündeki bir ara kapı ile, türbe ve medrese bölümlerine geçiş sağlanır.

            Caminin kapalı bölümünün ortası ikisi mihrap duvarlarına gömülmüş sekiz ayak üzerine oturmuş bir kubbe ile  kapatılmış yan sacınlar avluda olduğu gibi yuvarlak  sütunlar ve sivri kemerlerle taşınan tonozlarla kapatılmıştır. Hakiki künde kari tekniği ile yapılan ve Beylikler Devri Türk ahşap oymacılığının şaheserlerinden olun mihrabın girişi üzerindeki kitabede şunlar yazılıdır: “Ümmetinin kullarına malik Ulu Sultan İshak Çelebi nasri aziz olsun, bu mübarek minberin yapımını emretti. Sene yedi yüz yetmiş sekiz.” H.778-M. 1366”1

            Ulu Camii ile ilgili sanat tarihi uzmanı Oktay Aslanapa’nın değerlendirmesi şöyledir: “ Saruhanlılar merkezleri Manisa’da belki bütün beylikler devrinin en önemli ve en ilgi çekici camii planını meydana getirmişlerdir. İshak Bey’in 1366-1367 ‘de medrese ve türbe ile birlikte  külliye olarak yaptırdığı Ulu Camii, bir çok önemli mimari gelişmenin başlangıcı olmuştur.

            Camiinin  sekizgen planlı kasnak üzerinde oturan merkezi kubbesi, toplu ve geniş bir mekan yaratılması, Batı Anadolu’da görülen yeni bir gelişmedir.2

            Boyu 36,55 eni ise 32,55m olan minberin 1366 miladi senesinde Türk-İslam biliminin ulaştığı zirveyi de yansıtması bakımından Avrupa biliminden yüzyıllarca ileride olduğunun da işareti sayılmaktadır.

            Ulular diyarının tadına doyum olmayan iklimi, anlatışı ve dünü bu güne bağlayan görüntüsü altında soluklanmak, Al Bayrağın gölgesinde okunan Ezanları dinlemek, şadırvanından akan Yayla Suyunu kana kana içip ferahlamak...Bir ömre bedel gördüğüm bu tablo karşısında çaycının ikram ettiği kandil bisküvi ve Mesir lokumunu sarıp sarmalayarak çocukluğumun hatıraları arasında şehre karşı avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum:

“Ey Şehzade Şehrin insanları kalkın ve uyandırın köklerinizin gelecekten beklediği duygularınızı!”

 

1 Manisa 2000, Manisa Valiliği Yayını, s.199,200

2 Manisa, Manisa Valiliği 1995,s.78








ŞEHZADE ŞEHİR:
Manisa     

    Geçmişe yüklenmiş anlamlar,hayal satırlarında kalınca güzel.

    Gerçekle,hayal satırları arasında ki fark kadar;geçmişle bugün arasındaki anlamlar da aynı.

    Sınırlar içinde,kalıplarla çevrilen insan  ufkunun anlam veremediği  tek meçhul geçmişi.Geçmişi anlamlı kılan bugünün olayları.İnsanın yaşantısının belirleyen olaylar,kurallar.Geçmiş bugünle var.Ayakta kalan ne varsa düne ait,bugünkü anlamıyla yaşıyor.Onlara kendi değerlerimizi,gömleklerini giydirip süslüyor,albenici hale getirip kabul ediyoruz.Geçmişi kendimizleştirmenin diğer adı: dallarımız, tarihimiz. Köklerimizdir yarınlarda arzuladığımız hayal ülkeleri...

    Her insanda vardır geçmiş merakı.Hafızalar geçmişten bahseder.Benliğimizi geçmişin olayları yönlendirir.Tecrübe deseler de;tarihin yapraklarından süzülen mutlu, umutlu.Hayal kırıklarının  gözyaşlarıdır geçmiş.

    Her  yaşlı,bilge kişidir kendince. Herkesin,ona saygı duymasını,bir şeyler danışmasını ister.Tarih gibi..Eğilsin,ellerini öpsün insanlar.O kadar hoştur ki bu duygu.Yeniden yeşermenin,toprağa dökülen tohumların oynaşması gibi..Rüzgar nöbetlerinde  gönlümüze doldurduğumuz mutluluk.Pınarlarda,tarihte beslenen hazine.Torunlarımız.

    Torunların oynaşmadığı,dede ve ninelerin yaşamadığı ailelerden büyük romancılar çıkmaz görüşü hakimdir bazı kesimlerde.Bir ölçüde doğruyu,gerçeği ifade eden bu kanı;bir yerden sonra iddia haline gelirse yazarların geniş Osmanlı geleneği ile yürüyen ailelerinden gelmeleri beklenir ki,bunun da mümkün olmadığı açıktır.Şartlardır ki yazarların en büyük okullarıdır...Yine de,geçmişin değerlerini özümseme düşüncesi taşıyan bu görüşü yabana atmamak gerek.Büyük yazarla tarihsel mirası özümseyerek dünü, bugüne;geleneği modern hayata taşıyanlardır sanırız.Ya da şöyle diyelim:Tarihten beslenmeyen,kendi kültürünü temel dinamiklerini özümsemeyen yazarlar,okuyucuya göz ve satır zevkini veremeyeceklerdir. Popülariteyi  kullanmaktan öte geçemeyeceklerdir.

     Bir yazar,ancak beslendiği kültürün gücü oranında güçlüdür. Güç, geçmişin; tarihin. Taşıyıcı, güncelleştirici yazar.Aracı görevi üstlenen kalemler,her ne kadar büyük sanatçıysalar da;geçmişin gücü onlara güç verecek ve büyütecektir.Bu çerçeveye sığdırılacak onlarca örnek var.Bizde olması önemli değil.Rus,İngiliz,İtalyan..sanatçılarını besleyen geçmiş bilgisi.Geçmişin büyülü gizemi.Hayal dünyalarında besledikleri rüyalı geçmişler olmuştur.

    Liberalizmin azmanlaştığı çağdaş toplumlarda;beraberlik,özveri ,dostluk bağlarının güçlenmesine duyulan özlem,ihtiyaç insanları geçmişe itiyor.Özlemlerin geçmişte yaşandığına olan inanç,tarih,mitoloji gibi sanat dallarında yeni eserlerin ortaya çıkarılmasına teşvik ediyor.İhtiyaçlar ki,güncelin kaosundan sıyrılmayı zorunlu kılar.

    Yurdumuzda da sayıları her geçen gün artan geçmişe,mitolojiye dair kitapların ihtiyaçlardan kaynaklandığını  söylemek bir tespitten öte,bir gerçektir.

    Tarihten beslenen,geçmişi,geleneği koruyan romanlar kitap raflarında her geçen gün artıyor.Önceleri  bu denli popüler olmayan tarihsel romanlar,son zamanlarda dünyada olduğu gibi ülkemizde de  önemle takip edilmeye başladı.Önceleri Kemal Tahir gelirdi başta.Mustafa Necati Sepetçioğlu,Yavuz Bahadıroğlu,A.Ziya Kozanoğlu...Bir elin parmaklarını geçmeyen tarihi roman yazarlarının kitaplarından başka bir alternatifiniz olmazdı.Sadece tarihsel olaylar ele alınır,savaş,akıncılar yada,kronik olayların tarihsel dökümü anlatılardı.Şimdilerde yapılmak istenen Kemal Tahir türünden çok da farklı olmasa da önemli bir açılım kazanmaya başladı.Yeni bir açılım kazandırılmak istendiği kesin.tıkanan edebiyat yoluna yeni bir soluk getirme arzusu.Olayları tarihin süzgecinden getirip gizemli hale getirip,okuyucuya;cazip mal gibi sunmak.tüketilmesi istenen,yeniden üretilen mal.Yoksa tarihin tozlu raflarında kalmış gerçekleri gün ışığına çıkarma ihtiyacı ne derece doğrudur?Eğer gerçeği paylaşmaktan kaynaklanan bir çaba olsaydı herhalde bir şekilde satırlara yansırdı diyorum.Bazıları da,karalama kampanyasına çıkmış tellallar gibi,ilk satırdan son sayfaya kadar içindeki kusmukları dökmekten başka bir şey yapmıyor.

    Tarihi,kültürel mirası korumak sancısıyla edebiyat yapan;Namık Kemal, Peyami Safa,Kemal Tahir,Ahmet Hamdi Tanpınar,A.Şinasi Hisar...gibi  edebiyatçılarla ,buna karşı olaylara pozitif olarak yaklaşan yazarlar arasında sürekli bir sürtüşme yaşanagelmiştir.

    Son yıllarda giderek artan Türk tarihine-Osmanlı-ait romanlar,genç neslin ilgisini çekmeye devam ediyor.Bu durum resmi söylemi sorgulama konusunda da olumlu bir yol açmış görünüyor.Bağımsız,hiçbir kaygısı olmayan,tarihin gizemlileri arasında yaşanan dünyaya ilgi gösteren yazarlar bu alanda yapılan çalışmalarını yayınlıyorlar.Her ne kadar saray,harem,padişahların özel hayatları;kardeş katli konularla sınırlı kalsa da,önemli olan güncelliğini koruyan tarihin günümüzde de yaşatılması olmalıdır.Okuyucunun görevi çalışmalar arasında  boğulmadan,kitaplar arasında kendine daha uygun olanı seçmesi olacaktır.       

    Buraya kadar anlatılmaya çalışılan tarihe ait çalışmaların genel özelliklerine verilebilecek en güzel örnek şu anda üzerinde duracağımız çalışma olacaktır.

    Teoman Ergül.Nurbanu.İnkılap Yayınları.İst.2000.Künyesi bu kitabın.Yazdan bu yana peşindeyim desem yeridir.Bir türlü fırsat bulup okuyamamıştım.Benim için özel bir önemi vardı bu kitabın.Ayrı bir değeri.Yazın okuduğum Ann Chamberlin’in “Safiye Sultan” romanından sonra bu kitabı okumalıydım.Birbirini tamamlayan bu iki roman Şehzade şehir Manisa’yı anlatıyordu..Manisa:İlk gençliğimin,ilk aşk sızılarımın gözyaşlarının döküldüğü Spil diyarı.Lidya ülkesi.Ben de şehzadeler gibi yıllarca Spil’in yamaçlarında dolaşmış,Ulu Camii’nin  şadırvanından sular içmiştim. Okumalıydım. Nurbanu ile Manisa’yı yeniden yaşayabilirdim.Yeniden Beyaz Fil’in kaldırımlarına geri döner,Fatih veya Sultan Parkında yeniden kız tavlayabilirdim. Fatih, II.Selim,III.Murat’ın attığı adımları izleyerek.Yeniden.Öyle yaptım.Nihayet bir solukta okudum.Yeniden yaşadım yıllar önceki dünyamı.Hayallerde kalmış,cümleler dolusu iç çekiştirmelerle.Alaybey,Laleli,Karaköy,Muradiye,Sultan Parkı...Gediz’in yedi renk yeşilini.Çerkez Ethem’le dağ kekiklerini.Bozdağ’ın gök rengine karışmış demir kokulu karlarını.Spil’in sert Efelerini.

    Teoman Ergül’ün “Nurbanu”su 16.Yüzyıl’da  Şehzade şehir Manisa’yı konu edinmiş.II.Selim’in şehzadeliğinin geçtiği Manisa.Manisa’da geçen büyülü bir aşk.Kanuni dönemi şehzadeler arasındaki taht kavgalarını;Manisa’nın toplumsal,ekonomik,kültürel çehresini anlatıyor roman.Bir bakıma bütün bir toplumsal tarihi olayları roman diliyle anlatma çalışmasına imza atmış yazar.

    Manisa’nın Osmanlı ve Beylikler dönemindeki rolü ile ilgili,şimdiye kadar bilimsel çalışmalar dışında çalışma yapılmadı.Bunun sebepleri çok.Ancak şu bir gerçek ki,Demokrat Parti sonrası kaderine terke dilen bu şehir sanki edebiyatçılar tarafından da unutulmuş gibi.Merkez, halka verdiği cezayı, tarihe de vermişe benziyor.Egemen ideolojiyi benimseyen yazarların farklı,özgür edebiyat yaratmalarını da beklemek mümkün olmadığına göre;Manisa gibi şehirlerin şimdiye kadar kenarda kalması olağan sayılmalıdır.Kaç kitap,kaç roman,kaç deneme yayınlandı bu şehir hakkında.Sanırım edebiyat alanında yayınlanan en özel çalışma “Nurbanu” Manisa hakkında.O da Osmanlı ve saltanat bağlamında.

    Ahmet Turan Alkan’ın “Altıncı Şehir”çalışmasını okuduğumda,kendimce bir karar almıştım.”Şehzade Şehir” adıyla bir çalışma yapacağım.Bu kararımı henüz gerçekleştiremedim.Ancak unutmam da mümkün değil.Sokaklarında kız tavladığımız,bağlarında üzüm,şeftali,,bahçelerinden kavun ve incir çaldığımız bu şehre  borcumu ödemeliyim.Sultan külliyesi etrafında geçen ikindi zamanlarını,Karaköy pazarındaki kaçamakları.Mevlevi TekkesindenŞehre doğru akşamın günbatımlarını. Ağlayan Kaya’yı.

    Herkes doğduğu şehre karşı ayrı bir kutsallık duyar sanırım.Doğduğu ve ilk gözünü açtığı iklime.Çevreye.Yetiştiği yurda..Benim için ayrı bir anlamı var bu şehrin.Yıllarca ayrı kalmanın hasret dolu özleminin anlamı.Ne olursa olsun yaşamayı düşündüğüm,ancak bir türlü herhangi bir caddesine adresim diyemediğim şehir.Lise yıllarımın aşk kaçamağı sokaklarının özlem diyarı.

    Teoman Ergül’ün romanı, şimdiye kadar yayınlanmış tarihi romanlar içerisinde en kapsamlı,en doyurucu.en doğruyu arayan.Öyleki;Manisa,II.Selim ve Osmanlı sarayı ile ilgili bütün çalışmalar incelenmiş.Satırlara yansıyan ciddiyet.Belgesel roman çalışması örneği.Dökümanlar,alıntılar arşiv vesikalarına dayanıyor.Sanırsınız günü gününe konik tarihe tanıklık etmiş yazar.Olayları gören,gözetleyen şahit olan kendisi.Bu kadar tarihi bilgilerin verildiği romanlarda okuyucunun biraz zorlanabileceğini söylemeliyiz.Bizim gibi tarih disiplinindin geçmeyenlerin romana karşı soğuk davranabilmeleri normal karşılanmalıdır.Ancak romancı,edebiyatçıların okuması gereken önemli çalışmalardan birisi olduğu,olacağı kesin.Tarihi donanımı yetersiz bu kadar ciddiyetle üzerinde durulmuş romanları okuyabilmesi  büyük sabır isteyecek.Okuyucuya ağır gelen,yoracak bilgilerde yok değil.Bilimsel çalışma yapar gibi kaynaklar ele alınmış. Bir de,son dönemde;Sarayın ayrıntılarıyla,gece,cinsellik,erotizm...gibi sayfalara da yer vermemiş yazar.Bu yönüyle de diğer,türlerinden ayrılıyor.Daha doğrucu yaklaşım sergiliyor.Bu tarz romanların halk arasında gereğinden fazla ilgi görmesi biraz da cinsel konulara yer vermesiyle mümkün olabiliyor.Örneğin  Orhan Pamuk “Benim adım Kırmızı” romanında.Ahmet Altan “Kılıç Yarası Gibi” romanında...ele alınan konulara ek olarak  cinsellikte bolca serpiştirilmiş sayfalara.

    Bizim gibi sosyal konularda eğitim almış,ilgili okuyucunun göz önünde bulundurulmuş gibi geliyor sayfalar ilerledikçe roman.Ancak bu durum yazarı basitlikten.arabesklikten kurtarmış.Mümkün olduğunca nesnel olmaya çalıştığı açık.Ancak yine de ilk sayfalardaki konuşmalarla kendini ele vermekten kurtulamıyor.

    Manisa’nın sosyal,ekonomik,kültürel hayatını anlatarak zenginleştirilen satırlar,günümüz sosyal bilimcilerinin de ilgisini çekecektir sanırız.Türk kültürün savunuculuğu ile gelenekleri koruyan satırlar.Şehrin etnik mozaiğinin günümüze ışık tutan uyumuyla  güzelleşmiş.  

    -Manisa Lalesi

    -Sütleyen,şakayık ve mersin ağaçları

    -Dilber dudağı macunu

    -Manisa Şehzadeleri

    -Tarikat ve dinsel örgü

    -Merkez-tarikat ilişkisi

    -Manisa’nın Osmanlıdaki önemi

    -İl yönetiminin Şehzadelere kazandırdıkları

    -Birçok yönden ele alınan Osmanlı ve Manisa’nın  il yönetimiyle özdeşleşen II.Selim,saray hayatı;Nurbanu da fazlasıyla ayrıntılı işlenmiş.

    Satırların sonunda damakta ve dimağda kalan lezzetler yeni romanlara,makalelere ve denemelere yelken açıyor.

    Manisa gibi Şehzade şehirlerine düşülecek notlar,dökülecek satırlar.Dünden bugüne şehir,yerel yönetimler ve toplumsal uzlaşı adına yeni açılımlar kazandıracaktı. 

 

 

 

 

Ahmet Bedevi (Manisa Tarzanı)

Sunay Akın'ın “Manisa Tarzanı” adıyla filmi çekilen “Onlar Hep Oradaydı” adlı eserinde Ahmet Bedevi'nin öyküsü:

“İşgal orduları geri çekilirken pek çok şey gibi Manisa'yı da yakar, yıkarlar. Kenti özgürlüğüne kavuşturan Türk ordusunda bulunan Kerkük Türklerinden “Ahmet Bedevi” adlı asker öylesine tutkundur ki doğaya; savaş bitiminde Manisa'da kalır. Ağaç dikmeyi, yeşili korumayı uğraş edinir kendisine. Manisa onun diktiği ağaçlar sayesinde yağmura ve gölgeliğe kavuşur.

Halk, üstünde yalnızca siyah bir şort olan bu uzun sakallı adamı çok sever ve “Hacı” diye seslenirler kendisine. Spil Dağı'nda bulunan kulübesinin yanındaki topu her gün saat 12:00'de ateşlemeye başlamasıyla Hacı'nın adı “Topçu Hacı” olur. Günlerden bir gün başrolünü Johny Weismüller'in oynadığı ünlü Tarzan filmi gelir Manisa'ya. O günden sonra da Ahmet Bedevi “Manisa Tarzanı” diye anılmaya başlar.

Manisa Tarzanı'nın İstiklal Madalyasına sahip olduğunu pek çok insan bilmez.

Siyah bir şortun dışında üstüne pek bir şey giymediğinden, madalyasını takacağı ne bir ceketi ne de bir gömleği vardır zaten.

 

 

 

8 Eylül 1956 tarihinde Niğde'de bulunan Akdağ'ın Demirkazık Zirvesine tırmanış yapan Manisa Dağcılık Kulübü öğrencilerinden Engin Kongar bir kayalıktan düşerek can verir. Kongar, bir tırmanış sırasında ölen ilk dağcımızdır. Kazadan üç yıl sonra, Kongar'ın anısına yapılan anıtın açılışına katılan kalabalık genç dağcının annesi ve Ahmet Bedevi de vardır. Bedevi o gün, genç dağcı gibi uçuruma yuvarlanan sevgilisini anımsamıştır elbette. (Çok sevdiği karısıyla bir dağ yolunda yürürken, ayağı kayan kadın uçuruma yuvarlanır... Ahmet Bedevi, sevgilisinin yanından kayıp gitmesine engel olamaz, son bir hamle yapsa da tutamaz onu...) Bu duygular içerisinde Manisa Apaçisi, gözü yaşlı anneye şunları söyler: Anneciğim hiç merak etme, ben anıtın çiçeklerine bakar, onları hiç soldurmam.”

MİT ajanı olduğu şüphesiyle yıllarca takip edilen Ahmet Bedevi gözlerini dünyaya 1963 yılının 31 Mayıs gecesi yumar. Ve ondan geriye binlerce ağaç ve hepsinde de gözünü objektiften kaçırdığı fotoğraflar kalır... Bir de açılışına katıldığı anıt!


Keşke hepimiz Ahmet Bedevi gibi arkamızda böyle kalıcı güzellikler bıraksak!

Sunay Akın

 

 

AHMET Bedevi'nin nüfus kayıtlarındaki ismi Ahmeddin Carlak. 1888'de Bağdat'da doğup Türk ordusunda askerlik yapan Carlak, daha sonra milli mücadeleye katıldı, kırmızı şeritli İstiklal Madalyası ile onurlandırıldı. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Manisa'ya gelip yerleşen Bedevi, sessiz garip bir insandı. Belediyede süpürgeci olarak göreve başladı, bahçıvan yardımcısı, itfaiye eri olarak çalıştı. Manisa'yı yeşillerdirmek için tüm gayretiyle çalışan Bedevi, dayanılmaz sıcaklarda önce atlet ve kısa pantolon, sonraları yaz kış demeden siyah şortla dolaşmaya başladı. Manisa Tarzanı denilen çevre lideri, Spil'de kulübede yaşamaya başladı, 31 Mayıs 1963'te yaşamını yitirdi.

“Manisa Tarzanı” adıyla yaygın bir üne kavuşan Ahmeddin Carlak 1899 yılında Bağdat'a yaklaşık 100 km. uzaklıktaki Samara/Samarra kentinde (ırak) doğdu.

Birinci Dünya Savaşına, ardından da Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı'na bir nefer olarak katıldı. Bu savaşta gösterdiği yararlılıktan dolayı Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası ile onurlandırıldı.

Cumhuriyet Dönemi başlarında Manisa'ya geldi; kimsesiz ve yoksuldu. Manisa Belediyesine girdi; ne iş verildiyse yaptı. 1 Haziran 1933 tarihinde 30 lira aylıkla Bahçıvan Yardımcısı oldu. Hep bu görevde kaldı.

 

 

 

Manisa'yı yeniden yeşillendirmek için var gücüyle çalıştı. Ağaç dikip yetiştirmeyi kutsal bir görev olarak algıladı. Dürüstlüğü, çalışkan olmayı her şeyin üstünde tuttu. Yaz kış sadece siyah bir şortla ve ayağında lastik bir pabuçla kentin sokaklarında, görkemli Sipil dağında dolaştı. Saç ve sakalını da uzatarak kişiliğine yaraşır bir görünümle Manisalıların biricik sevgilisi oldu. Her öğle vaktinde Topkale'deki topu ateşleyerek, günün o saatini duyurmayı bir görev saydı. Bundan dolayı kendisine “Topçu Hacı” diyenler bile oldu.

Bir spor adamıydı; yaşamıyla gençlere örnek olmuştu. Manisa Dağcılık Kulübü üyesi genç arkadaşlarıyla Ağrı, Cilo, Demirkazık, dağlarına tırmandı. Gittiği her yerde büyük ilgi gördü. Manisa Dışında başka bir yerde yaşamayı hiç düşünmedi. Sinema tutkunuydu. Yeniliklere açıktı; okumayı severdi, elinden gazete dergi düşmezdi.

Sipil dağında, Topkale'deki kulübesinde yalnız yaşadı; ne yatağı, ne yorganı vardı. Üzerine gazete serdiği tahta divanda yatıp kalktı. Yaz kış soğuk suyla yıkanırdı. Saç ve sakalını özenle tarar, kendi eliyle çiçeklerden yaptığı güzel kokular sürer, ulusal bayramlara göğsüne bağladığı palmiye yaprağı üzerine İstiklal Madalyasını takarak katılırdı. Bundan büyük bir gurur ve sevinç duyardı.

 

 

 

Dede Niyazi'nin lokantasının bir köşesinde yemeğini yer, bunun karşılığında lokantaya tenekeyle su taşırdı. Hiç kimseye borçlu kalmak istemezdi. Kendisine güvenen bir insandı. “Bulaşıcı bir duygu” olan kaygıya hiçbir zaman katılmadı. Güçlü bir insanda aranan özellikleri taşıyordu. Efsanevi yaşamıyla hep ilgi odağı oldu. Özgür bir yurttaş olarak yaşamayı temel ilke saydı. Yaşama etkin bir biçimde katıldı. Mal, mülk, servet ve makam sahibi olmak aklının ucundan bile geçmedi. Kent sevgisiyle, kent adına çalıştı. Adı Manisa ile özdeşleşti.

Manisa Tarzanı 31 Mayıs 1963 tarihinde gözlerini yaşama yumdu. Görkemli bir cenaze töreniyle çok sevdiği Manisa'da toprağa verildi.

Manisa Tarzanı doğa ve ağaç sevgisinin simgesi, çevreciliğin önderi iz bıraktı. Bir çok gazeteci yazar ondan söz etti. Anısına kitaplar, makaleler, şiirler yazıldı; Manisa'ya anıtları dikildi; filmi çevrildi. Manisa O'nu unutmadı, unutmayacak.


http://akademi.ku.edu.tr






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın: